Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

   En Sağlam Sığınak

İnsan, hayatının her ânını ilgilendiren İslâmî emirleri yaşaya yaşaya kendine mal etmelidir. Bu nokta yakalandığı takdirde kötü huylar o insanda fazla barınamazlar.

Ferdin, yakalaması gereken bu nokta, cemâat için de, cemiyet ve millet için de aynen geçerlidir. Kötü huylardan arınmış ferdlerden meydana gelen bir cemiyette kötü niyetliler barınamaz. Bu sebeple, ibadet ü tâata, evrâd ü ezkâra çok ehemmiyet verilmelidir. Çünkü ibadet ü tâat, bizi şerlilerin şerrinden muhâfaza ettiği gibi, böyle bir hassasiyeti içimizde kötülüklerin ve kötü insanların, hatta yabancı zihniyet ve yabancı düşüncelerin kök salıp gelişmesine izin vermez. İbadet ü tâat, bu yönüyle insan ve toplum hayatı için en büyük sığınaktır. Kaldı ki, iman ve ibadetin, aksine ihtimal verdirmeyecek şekilde insanın rûhunu sarması ve bütün dünyasını kuşatması için de yine temrinât şarttır.

 

Hizmete Ait Sırları Fâş Etmenin Hükmü

Fıkıh kitaplarında, “Zinaya zorlanan kimsenin zina etmesine cevaz yoktur. Zorda kalan kimse ise, diliyle Allah’ı inkâr edebilir” hükmü yer alır.

Zinada kul hakkı bahis mevzûudur ve kul, hakkını helâl etmedikçe, bu günahtan kurtulmak mümkün değildir. Aynı mevzûda İbn-i Âbidin, “Birisi Efendimiz (sav)’i -hâşâ- tezyif etse ve sonra da tevbe etse, yaptığı bu tevbe kabûl olmaz” der. Neden? Çünkü, hakkını helâl edecek şahıs artık ortada yoktur.

Hizmette, Efendimiz (sav)’den bu yana gelmiş geçmiş bütün müslümanların ve ayrıca Kıyâmet’e kadar gelecek bütün mü’minlerin hakkı bahis mevzûudur. O halde, böyle bir da’vânın aleyhinde olabilecek şekilde düşman cepheye koz vermek, altından kalkılmaz bir vebal olsa gerek.

 

Kulluk Şuuru

Sırat’ı geçinceye kadar kulluk şuurunu korumak ve buna mânî olacak her şeyden; yılandan, çiyandan kaçar gibi kaçmak lâzımdır.

Diyelim ki, hizmet için bir yere giderken, aklımıza halkın teveccühü veya “hizmet ediyoruz” gibi nâ-hoş düşünceler geldi. İşte hemen o anda toparlanıp istiğfar etmeli ve “Aman Allah’ım! Sen hidayet etmeseydin, biz hidayete eremezdik” demeliyiz. Aksi durumda, belâlar başımıza sağnak sağnak yağsa yeridir. Esâsen, Allah’ın affı olmasaydı, işimiz bitikti.

 

“Ben”

Kişi, kendi içerisinde hep kendi mevcûdiyetini hissettirme duygusuyla yaşıyorsa, bu bir riyakârlıktır. Yok, bu düşünce aklına bir an gelmiş ve hemen istiğfara sarılmışsa, o zaman bu, hava boşluğuna maruz kalma gibi birşeydir sayılır ve ona zarar vermez.

“Ben” diyen insandan uzaklaşın. “Bu da’vâda benim yerim neresidir?” diyene, “gayyâ” deyin ve “yerini şimdiye kadar bilmiyorduk ama, şimdi öğrendik” ilâvesiyle suratına tükürün.

 

Niçin Hizmet Etmeliyiz?

1- Her şeyden önce, biz kuluz ve kulluğun hakkını yerine getirmek için de hizmet etmek mecbûriyetindeyiz.

2- Emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker, günümüzde her zamankinden daha çok zimmetimize terettüp eden bir farz-ı ayndır.

3- Bize kadar kusursuz gelen bu hizmeti, bizden sonrakilere aynı şekilde kusursuz, ârızasız ve noksansız intikal ettirmek sorumluluğu altındayız.

4- Bu yol, başta Allah Rasûlü (sav) olmak üzere, bütün selef-i sâlihînin yoludur ve bu yolda yürümek bizim için bir vecîbedir.

5- Mazhar olduğumuz nimetlere nimetin cinsinden şükürle mukabelede bulunmak da, hizmet etmeyi gerektirmektedir. Evet hizmet adına, bin bir türlü imkânlar içinde yüzüyoruz. Bu da’vânın, bizden önce geçen çilekeş temsilcileri, bizim sahip olduğumuz imkân ve fırsatlara sahip olsalardı, herhalde 25 yıllık işi 10 yıla sığdırabilirlerdi...

 

Emr-i Bi’l-Ma’ruf

İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma, yapılış keyfiyeti itibariyle dönem ve şartlara göre değişkenlik arzetse de, her mü’minin, bütün hayatı boyunca ifa etmesi gereken bir vazifedir. Bu önemli vazife, Şeriat-ı garrâya göre değil, ancak şeriat-ı fıtriyeye göre terk edilebilir. Yani, bir zaman gelir, mü’minin eli ve dili ile ma’rufu emr, münkeri nehyetmesine mânî oldukları gibi, kalbiyle iyiliğe taraftar olup, kötülüğe tavır alması da engellenirse, işte o zaman terkedilebilir ki bu da Kıyamet’in artık kopmak üzere olduğunun işaretidir.

 

Nefer

Din-i mübîn-i İslâm’a hizmet eden herkes neferdir. Dolayısıyla, bu hizmette askerî disiplin çok önemlidir. Şeklen asker değiliz ama, rûhen askeriz ve öyle de olmalıyız, hatta öyle olmak mecbûriyetindeyiz. Bu sebeple, İslâmî hizmetlerde nefer olduğunu idrak edemeyen ve neferliğe ters tutumlar içine giren herkes, mutlaka, ama mutlaka bunun cezasını çeker..!

 

İkaz Tokatları

Zât-ı Ulûhiyet’e ait olmayan şeylere karşı duyulan alâka ve istek; ayrıca, bazılarının iyi yönlerini abartarak anlatma, kanâat-i vicdâniyem ve çok tecrübelerimle sâbittir ki, Rabb’in rızâsının olmadığı amellerdir. Çok müşahede etmişizdir. Bunları irtikap eden biri, çok geçmeden o çok sevdiği ve meziyetlerini abarttığı insanın eliyle tokat yemiştir.

Defaatla görülmüştür ki, birisi için sabahleyin “çok vefalı” desem, o kişi, daha o gün bitmeden öyle bir hareket yapar ki, koynumda yılan var zannederim. Bir başkası hakkında, “çok itaatkâr” desem, ilk akşam isyan tokadını ondan yerim.

Hizmet bile olsa, arzuların içine heves karıştığı takdirde, er veya geç tokadı gelir. Kâfirin yediği tokat, zulmünün derecesine göre olur. Mü’mine gelince, kimi bir heves veya kötülüğü plânladığında hemen tokat yer; kimi de fiiliyata döktüğünde tokat yer. Bu bakımdan, davranışlar güzel ayarlanmalı, kusur yapmamaya çalışmalı ve Zât-ı Ulûhiyet’in murâdına teslim olunmalıdır.

 

Gaye ve Vesile Üzerine

Büyük hedef ve maksatlara varmada mutlaka bir kısım vesileler olacaktır ve vardır da. Meselâ, dünya, Hakk’a ulaşmanın vesilelerinden bir tanesidir. Efendimiz (sav), gerçeğe ulaşmada gâye seviyesinde kudsî bir vesiledir. Kur’ân, İlâhî maksatların tahakkuku için bir başka vesile olup, Allah, onunla gerçeğin nikabını kaldırmış ve bize onu ayan-beyan göstermiştir.

Evet, Allah’a ulaşmada Kur’ân ve Efendimiz de birer vesiledir. Fakat bunlar öyle vesilelerdir ki, eğer caiz olsa, karşılarında rükû eder ve secdeye kapanırız. Niye kapanmayalım ki, annemiz ve babamız, sadece ruhlar aleminden şu cismânî âleme çıkmamıza vesile oldukları için, Allah bizi kendilerine “Öf!” bile demekten men’ etmektedir. Halbûki Efendimiz (sav), bizi, cismaniyetimizin altında kalıp ezilmekten kurtarıp ruh ve kalbin hayat seviyesine çıkma yollarını göstermiş ve Rabbimiz’e giden yolu açmıştır.

Öte yandan, bir gün semâlara merdiven dayayıp yıldızları yerlerinden sökecek hale gelsek bile, istihdam olunduğumuz hizmet de bir vesiledir. Vicdanlarda ma’rifet-i İlâhî düşüncesini uyarma ve insanımızı, inanılması gerekli olan şeylere inandırma adına koyulduğumuz bu hizmette hedefimiz, marifet-i İlâhî, muhabbet-i İlâhî, zevk-i rûhanî ve rıza-i İlâhî’dir. Hizmet deyip -Allah korusun- esas gayeyi unutur, kendimize karşı yabancılaşır ve vesileye takılıp kalırsak, o takdirde, kazanma kuşağında kaybediyoruz demektir. Bu ise, afetlerin en büyüğüdür.

 

Meşreb Ayrılıklarına Nasıl Bakmalı

Her insan, fıtratında taşıdığı isti’dat ve kabiliyetler açısından başkalarından farklıdır. Ashâb-ı Kiram’dan misâl verecek olursak, meselâ Halid bir asker ve dâhî bir kumandandı. Ebû Hureyre, bir ilim aşığıydı. Allah Rasûlü (sav), hiçbir zaman bu farklı fıtrat ve kabiliyetleri, bire ircâ gibi, neticesi sıfır olacak bir işe girişmemiş, bunun yerine, herkesi kendi kabiliyetine göre değerlendirmiş ve Hâlid’e tebliğ vazifesi vermediği gibi, Ebû Hureyre’yi de kumandanlığa getirmemişti.

Bu gerçekler karşısında, günümüzde İslâm’a hizmet eden cemaatler, yolunu, mihrabını bulmuş insanları kendi zeminlerinde değerlendirmeye bakmalıdırlar. Zaten herkes, İlâhî takdirin kendisine verdiği fıtrat ve isti’dada uygun bir cemâatin içinde bulunuyor. Kaldı ki, şahıslar da, beldeler de, böyle farklı yaklaşım ve farklı tarzdaki İslâmî hizmetlerin her birine muhtaçtır.

Öte yandan, insanları bağlı bulundukları anlayış ve zihniyetten koparmak, psikolojik gerçeklere de terstir. Hele bu hususta yapılacak her baskı, bulunulacak her isnad ve atılacak her iftira, maksadın aksiyle netice verir ve hem ferdî, hem içtimaî hayatta müslümanlık adına kapanması imkânsız yaralar açar. Allah için, ittifak edemiyorsak bile, hiç olmazsa daha fazla ihtilâf ve iftiraklara sebep olmamalıyız.

 

Başarıya Giden Yol

Efendimiz’in (sav) zuhûrunda, yalnızca kendi kavim ve kabilesi değil, devrin süper güçleri de İslâmiyet’i yakından takip ediyorlardı. Hem Roma, hem de Sasanîler, İslâm’ın yayılmasının önünü almak için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlardı.

O ilk dönemdeki küçük İslâm Cemaati, bugün bizim sahip olduğumuz şeylerin çoğuna sahip değildi. Öyle büyük servetleri de yoktu. Ama, sahip oldukları bir şey vardı ki, onunla herşey aşılabilirdi. O şey Allah ve Rasûlü’nü hoşnut edecek bir hayat yaşama dert ve ızdıraplarıydı. İşte bu hâlis istek ve ızdırapları sebebiyledir ki, Allah kendilerini muvaffak kıldı. Şimdi, aynı yolu takip etme sırası yeni bir tarih yazmak isteyenlerde.

 

Kaybetme Noktaları

İnsanın ehlullah’a (Allah dostları) bakışında, onların her günkü halleri onun gözüne perde ayağına da bağ olmamalıdır. Evet, insan için çok kaybedecek noktalar ve çok yanılacak hususlar vardır ki, farkına varılmadan içine girilmiş olur.

Biz her zaman imtihandayız. Bilmem ki Efendimiz (sav) devrinde olsaydık, durumumuzu ayarlayabilecek miydik? O’nun pazarda herhangi bir insan gibi alış-veriş yapması, aynı anda nikâhının altında birkaç kadının bulunması, namaza duracakken “Siz hele durun ben bir gusül abdesti alıp geleyim” demesi gibi şeyler, bazı kimselerin O’na karşı olan bakışını değiştirmeyecek miydi? Ah altın çağın arslanları, meğer siz ne teslimiyet erleriymişsiniz?

Evet, işte bunlar hep birer imtihan vesilesidir. Eğer Hakikat-ı Ahmediye’yi bu zaviyeden temâşâya kalkarsak, onu gerçek enginliğiyle göremeyiz. O’nu bir tavus gibi göklerde pervaz ederken göreceğimiz yerde, kalkar, insanlara imam olması itibariyle beşeriyetin gereği bir kısım noktalara takılırsak kaybederiz. Ebû Cehil aptal bir insan değildi fakat, her mes’eleye böyle kendi zaviyesinden baktığı için önündeki imtihan barajlarını aşamamıştı.

Ayrı bir misal daha arzedelim: Tasavvufta, sâliki disipline edecek ve seyr-i sülûkta faydalı olacak çileler vs. vardır. Meselâ, diyelim ki salikten, önce 500 “Lâ ilâhe illallah” demesi istendi. Şimdi bu insan kalkar da bunun kaynağı var mı, niye 500 tane diye itiraz ederse, kendine takılır kalır ve dolayısıyla da kaybeder.

Evet, insanın gözü ötelere açık olmalı ki görebilsin. Halbuki biz, bütün bütün olmasa bile bir ölçüde mâneviyata kapalıyız. Bu itibarla, bunların birer imtihan ve kaybetme noktaları olduğunu çok iyi bilemeyebiliriz.

 

Kayma Noktalarından Gıybet

Kitap ve sünnetin ona karşı onca tahşidatı, dinî, millî ve içtimaî onca zararlarına rağmen, günümüzün müslümanlarının bir türlü önemsemediği gıybet, öyle bir ruh hastalığıdır ki, şayet şimdilerde önü alınmazsa, ileride topluma yüzlerce zina ve yüzlerce ribanın günahını birden işletebilir.

Bir de bu iş, basın-yayın yoluyla yapılıp, milyonlara mal ediliyor, milyonlar ona şahid tutuluyorsa, bu dalâleti irtikap edenlerin dünya-ukba felaketleri bir yana, topyekün milletin ciddi sarsıntılara maruz kalması kaçınılmaz olacaktır.

Evet, sahib-i şeriat aleyhinde olan birşeyi söylemeye gıybet demiş ve onu mahremi ile zina etme kadar büyük günah saymıştır. O halde, bizim aklımız, fikrimiz ölçü olmadığına ve olamayacağına göre, bizim için takdir edilen bu ölçüler içinde hayatımızı idame ettirme mecburiyetindeyiz.

Bu konuda önemli bir kayma noktası ise şu: Bazıları sözde gıybetten kaçınıyor görünerek, arkadaşları hakkında “Daha neleri var neleri. Ama gıybet olur diye korkuyor ve hepsini söylemiyorum.” Bu söz, o kasdettiği şeyleri söylemekten çok daha büyük bir gıybettir. Çünkü müphem bir isnad, sarih bin iftiradan daha büyüktür. Zira muhatabın aklına, acaba: Livata mı, zina mı, içki mi, kumar mı... vs. gibi şeylerin hepsi birden gelebilir. Böylece hem ikili münasebetler, hem de içtimaî salah zedelenir. Evet, böyle diyeceğine, o zatın 100 tane günahını açık-açık söyleseydi, her halde sözleri, akla gelebilecek şeylere sınır teşkil etmesi bakımından daha ehven olurdu...

Bence prensip kararına varmalı.. hatta: “Ağzımdan gıybet adına bir söz çıkarsa, 3 ay muttasıl oruç tutacağım” demeli. Ve gıybete giden yolları baştan kapamalı. Ben bir kerre böyle birşey demiş ve neticede 3 ay oruç tutmuştum. Belki, muaccel ceza diye vasıflandırabileceğimiz böyle bir amel ile nefis intibaha gelir, sonrasında aklın hakim, nefsin mahkum olması sağlanabilir. Kimbilir belki de bunun sonunda gıybet etmemeyi Rabbim fıtratımızın bir parçası haline getirir...

 

Şehidlik Talebi

Bence mutlak ma’nâda şehidlik talebinde bulunulmamalıdır. Zira onda, bir ölçüde vazifeden kaçma ve cennete ulaşma vardır. Zira Efendimizin bir beyanına göre, kılıçla kolunuz kopsa, kelleniz gitse pire ısırması kadar ancak acı duyarsınız. Sonra da âlâ-yı illiyîne ulaşırsınız. Ama bence ölçü bu olmamalı. Çünkü şehidlik çok önemli şeylere bağlanmadan, doğrudan doğruya istenecek birşey değildir. Kaldı ki hakkımızda hayırlı olanın da bu olduğunu bilmiyoruz. Ya bu değil de, değirmen taşları arasından geçen buğday taneleri gibi ellibin defa öğütülmek hakkımızda daha hayırlı ise... O halde bunu baştan kabullenmenin verdiği bir niyet ile Allah’a şöyle yalvarmalı: “Allahım! Rızan istikametinde bana lütfedeceğin herşeyimle -canımla, malımla, ilmimle...- daima yakinimi artırarak ihlas ve samimiyetle yolunda î’lâ-yı kelimetullah yapmak üzere mücahede azmi ve mücadele gücü ver. Ve beni bir lahza bu yoldan alıkoyma!. Eğer Allahım, bu işin kâmilane noktalanması şehadet ile olacaksa, onu da bana lütfeyle ve bunu benden esirgeme Allahım!”

Evet, şehadet talebini dengeli bir düşünce içinde ele alacak olursak yani ömrümüzü kitap, sünnet, akıl, mantık, muhakeme blokajına oturtarak neticeye varmak istiyorsak böyle duâ etmeliyiz. Sahabe-i kiramın delicesine şehadet isteyenlerine ne demeli derseniz, haşa bu değerlendirmedeki mülahazalardan müberrâdır. Ancak onların bu türlü bir şehadet talebinde:

1) Allah Rasûlüne verdikleri sözü bihakkın yerine getirme gayreti,

2) Ölüm arzusu, yani ölüm ile Allah ve Rasûlünün vaad ettiği o Cennet’e, Havz’a, Rıdvan’a bir an önce kavuşma arzusu,

3) Cahiliyye döneminde işlemiş oldukları amellere -ki müslüman olduktan sonra, onlardan muaheze olmayacağı vaadine rağmen- keffaret arama mülahazaları olabilir.

 

Zinhar Duâdan Dûr Olmayın

Duâdan hiçbir zaman dûr olmayın. Yapamadığınızda “Biz bugün büyük bir işi ihmal ettik” diye mutlaka hayıflanın. Ben hergün iki şeyi duâlarımda zikrederim:

1. Şeytanî ruhların helâkini ki, o konuda şöyle derim: “Allah’ım Âlem-i İslâm’ı bölmek, parçalamak ve yutmak için plân yapanların plânlarını başlarına geçir. Senin ve dininin düşmanlarını kendileriyle meşgul et ve onları bibirlerine düşür.”

2. Müslümanların muhafazasına ki onun için de şöyle derim: “Allah’ım! İslâm’ı ve müslümanları güçlendir, koru.” Hatta isimlerini zikrederek şu şekilde duâ ettiğim de olur:“Allah’ım Bosna-Hersek, Abhazya, Karabağ, Orta Asya, Türkiye’deki... vs. kısaca bütün alemdeki müslümanları şerirlerin şerlerinden muhafaza eyle.”

Çünkü düşmanlarımızla aramızda kuvvet dengesi yoktur. Bundan dolayıdır ki esbab bil külliye sukut etmiş gibi duâ etmemiz gerekmektedir. Din adına ızdırap, büyük bir gayret istemediği halde büyük bir cihaddır. Biz de çevremizi, din adına bu ızdırapla mutlak şuurlandırmalıyız. Zira bu hususta ne kadar çok kalp titrerse Arş-ı Rahmette o kadar süratli kabul görür.

 

Bir Muhasebe Misali

1. İbadetleri samimi olarak yapmak.

2. Allah’a karşı yaptığı ibadetlerin en şuurlusunu eksik bulmak.

3. İnsanlar karşısında kendisini hor ve hakir görmek; hem o kadar hor ve hakir görmek ki, sadece kâfir olmadığından dolayı oturup kalkıp Allah’a şükretmelidir. Bediüzzaman Hazretleri, “Mecmuatü’l-Ahzab”ta büyük zatlara ait “En şaki kulum” denilen yerleri “Senin lütfun olmazsa” şeklinde düzeltmiştir. Zannederim bu husus, büyük zatların nefis muhasebesini gösterme açısından önemli bir misal teşkil etmektedir.

4. Güzel konuşan ve zâhiren iyi bir yaşantısı olanlar umumiyetle halk nazarında hüsn-ü zanna mazhar olurlar. Bu durumlarda insanın, kendini birşey olmadığına inandırması çok önemlidir. Aksi takdirde insan, kendini birşey oldum zannedebilir ki bu da büyük bir tehlike demektir. Büyük veliler bile bu konuda hep korkmuş ve titremişlerdir. İnsan Hz. Şuayp gibi hutbe irad etse bile kendi iç mülahazası şöyle olmalıdır: “Lafızperestlik yaptım, insanları kelimelerle, cümlelerle aldattım.”

Sıraladığımız bu hususlar, takılıp kaldığımız ve kaybettiğimiz noktalardır. Bugün Allah (cc) bize büyük vazifeler gördürüyor olabilir. Fakat, böyle bile olsa, bize düşen vazife ve sorumluluk şudur: Kafamızı her zaman muhasebe ile meşgul etmek ve en güzel yaptığımız işlerde bile bir bit yeniği var olduğunu düşünmek.. Evet, halkın içinde ağlayıp sızlayan, gözyaşlarıyla namaz kılan bir insanın, Rabbiyle başbaşa kaldığı anları da böyle değilse, onun bu halinde, değil bit yeniği, akrep yeniği var demektir.

 

Zaman Cemaat Zamanıdır

Cemaat, ahir zamanın eritici ve öğütücü dalgalarına karşı koruyucu bir sed ve siperdir. Ferdî yaşanan bir müslümanlıkta, pek çok yanlışlıkların olma ihtimaline karşılık, cemaatleşmede bu ihtimal daha azdır. Ayrıca ferdî yaşayanlar cemaate açılan ve lütfedilen nuranî atmosfer ve iklimlerden mahrumdurlar.

Cemaatte müşterek hareket vardır ve olmalıdır. Ve yine cemaatte istikamet ve isabet şansı daha fazladır. Zira, bir yanda elli-yüz insanın düşünce muhassalası, diğer yanda da, dâhi bile olsa, tek başına bir insanın karihası; evet, kıyas bile edilemez. Bu sebepledir ki Allah (cc) cemaat ile beraberdir.

 

İddialı Olmama

Soru: Bir insanın: “Ben şu makama geldiğimde şöyle yaparım, böyle yaparım” demesi uygun mudur?

Cevap: Benlik ve enaniyet kokması açısından bana bu türlü ifadeler fevkalade sakil geliyor. Zira bizim sahip olduğumuz bütün güzel hasletler Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. Bizler o nimetlere ancak birer uğrak olabiliriz. Eğer, varsa birtakım hasletlerimiz, meziyetlerimiz, kabiliyetlerimiz bunları ancak “tahdis-i nimet” zâviyesinden yâdetmeli ve kendimizi, bu güzelliklerin teşhir edilmesine birer vesile ve vasıta görmeliyiz.

Ayrıca, bazı makam ve mertebelerde hizmet etmesi muhtemel insanların, daha o seviyelere gelmeden “şöyle yapacağım, böyle yapacağım” şeklinde konuşmaları, hiç de akıllıca bir davranış değildir. Kaldı ki, Cenâb-ı Hakk ona, o imkanları verirse ve müsaade ederse acaba söylediklerini yapabilecek mi? Bunu da unutmamak, hatta kat’iyen hatırdan çıkarmamak lazımdır.

 

Ahiretin İstismarı

Soru: “Hizmet dairesine dünyayı talep ederek girme” nasıl değerlendirilir?

Cevap: Bu hal ahireti istismar etmek gibi birşey demektir. Bu, sadece işleriniz iyi gitsin diye hizmet edeceksiniz veya işleriniz iyi gittikçe hizmet edeceksiniz ma’nâsına gelir. Pekâlâ, işleriniz kötü giderse hizmet etmeyecek misiniz? Kaldı ki fevkalâde hizmet eden insanların da bazen işleri kötü gidebilir. Bu bir imtihandır. Bazıları “Şunu yaptım, bunu yaptım, şu kadar verdim. Duâ edin de işlerim iyi gitsin” derler. Bu da yakışıksız bir yaklaşımdır. Halbuki eğer istismar edilecek bir şey varsa o da ahiret adına dünya olmalıdır.

 

Hediye Mes’elesi

Rasûlullah (sav) zekat toplama işinde birini vazfilendirmişti. Bu zâta gittiği yerlerde bazı hediyeler verildi. Vazifeden dönünce: “Bunlar zekat olarak verilenler, bunlar da bana hediye edilenlerdir” deyince, Rasûlullah (sav) celallenerek minbere çıkıp Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra şunları söyledi: “Ben sizden birinizi Allah’ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ediyorum. Sonra o da geliyor: ‘Bunlar zekat olarak verilenler, bunlar da bana hediye edilenlerdir’diyor. Bu adam -eğer doğru sözlüyse- babasının veya anasının evinde otursaydı da, hediyesi ayağına gelseydi ya! Vallahi sizden kim haksız birşey alırsa mutlaka onu boynunda taşıyarak, haşrolacaktır.. şayet aldığı şey deve ve sığır ise böğürerek, koyun ise meleyerek kıyamet gününde Allah’ın huzuruna gelecektir” buyurdu. Sonrada Allah Rasûlü (sav) koltuk altlarının beyazlığı görünecek kadar ellerini kaldırdı ve “Allah’ım tebliğ ettim mi?” şeklindeki duâsını üç defa tekrar etti. (Ebu Davud, Kitabu’l-Haraç 11)

Günümüzde de şahs-ı manevînin fazilet ve meziyetlerinden dolayı şahsımıza ve cemaatimize teveccühlerin olması normaldir. Ve bundan dolayıdır ki bazı arkadaşlarımıza birtakım hediyeler takdim edilebilir. Bu da normaldir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken birkaç husus vardır ki, üzerinde durulmaya değer!

Evvelâ, gelen hediyeleri kişinin, şahsına aitmiş gibi alması, yukarıda mealini arzettiğim hadîse göre mezmumdur.

Bu mes’eleyi biraz daha açacak olursak: Bizler, birer zekat memuru gibi hizmet adına, esnafın arasında dolaşıp, onları ikna ederek paralarını alabiliriz. Bir de herhangi bir insan gibi gittiğimizde, yine aynı şekilde paralarını verirler mi acaba? “Sizlere kamil ma’nâda yardımcı olamıyoruz” deyip özür dilerler mi? Demek ki onlar yaptıklarını şahs-ı manevînin hatırı için yapıyorlar. Bizlere itimad edip, hizmet adına paralarını emanet ediyorlar.

Mes’eleyi kendi açımdan ele alacak olursam, şöyle bir mülâhaza yerinde olur kanaatindeyim: Eğer ben, köyde otursaydım bugün bana getirilen hediyeler yine gelir miydi? Gelmezdi. Bunun içindir ki ben, kabul adına and verdirilerek bana gelen şeyleri başkalarına dağıtıyorum. Sizler de öyle yapmalısınız.

 

Ebedî Ölüm

Küfre meyil, içte inkara karşı olması gereken gerilimi zamanla öldürür. Günümüz insanlarının bu vartadan kurtulamamalarının bir sebebi de çokça ateistlerle düşüp-kalkmalarıdır. Bu suretle çokları sürekli yara-bere içinde kalır ve bir türlü iman ufkuna açılamazlar. Tıpkı Abdullah b. Ubey b. Selul gibi. O da Mekke müşrikleriyle olan münasabetlerini devam ettirdiği için, Efendimize karşı olan nifakını bir türlü aşamadı.. aşamadı da Kur’ân-ı Kerîm onun için “Ebedî öldü” hükmünü verdi.

 

Zihniyet Mes’elesi

Günümüz insanları, içinde bulundukları cemiyetin yaşantısına karşı ülfet içindeler. Bundan dolayı bizim duygu, düşünce ve davranışlarımızı yadırgayıp “Sizin ne işinize milletin imanını kurtarmak” , “Ye aşını, kıl beşini” demek suretiyle kayıtsızlık ve milletin dertlerine karşı alakasızlık ifade eden sözler sarfediyorlar.

Efendimize ve O’nun güzide ashabına da aynı tabirlerle hitab edilmişti.

Eğer bu memlekette dine, imana hizmet adına, sadece beş vakit namaz kılan insanlar olsaydı, boy hedefi de onlar olacaktı. Şimdi sadece beş vakit namaz kılanları saf ve masum, bizleri de sert insanlar olarak nitelendiriyorlar. Onlara göre saf müslüman: İstediği zaman namaz kılan, istediği zaman içki içen insan demektir. Aslında bu telakki saf müslümanlığa da bir lekedir.

 

Allah Bizi İnsan Eyleye

Alvar İmamı cezbeye gelince, o ürperten sesiyle “Allah bizi insan eyleye” derdi. Bu dileğiyle merhum, herhalde insan-ı kamil olmayı murad ediyordu.

İnsan-ı kamil olmak, insanî değerlerin bulunması, elde edilmesi sonra da onların muhafazasıyla mümkün olur. Zira insan, insanî duygular, latifeler, hisler....vs. ile bilkuvve insandır. Fakat bu potansiyel değerleri bir tohumu toprağın bağrına gömüp, neşv u nemasını sağladığı gibi, hayatını da Allah’ın değer verdiği şeylerle yeşertmesi ve sonra da bu değerleri koruması lazımdır ki “Onlar hayvan gibidir, belki hayvandan da aşağı” (A’raf, 7/179) nazım-ı celiline masadak olmasınlar.

Efendimiz (sav)’in, namazdaki davranışlarımız hakkında buyurduğu şu mübarek sözler bu hakikati ne kadar güzel ifade eder: “Kollarınızı köpekler gibi yere sermeyin”, “İmamdan önce başını secdeden kaldıran biri, yüzünün eşek şekline çevrileceğinden korkmuyor mu?”, “Secdeyi tavuk ve horozların yem gagaladığı gibi yapmayın.” İşte Allah Rasûlü (sav) bu sözleriyle insanın, hususiyle de namazda, insanlığını sergilemesi gerektiğini ifade etmektedir. Zaten, insanın insan-ı kamil olmayı yakalaması da ancak, ibadet ve ubudiyetle mümkündür. Yine insanın Muhammedî Ruhu, İlâhî Ahlak’ı bulması ve o ahlâkı insanda fıtrat ve tabiat haline getirilmesi de ancak ibadet ve ubudiyet gerçekleşebilir.

Evet, insan kulluğu terk ettiği ölçüde hayvanlığa yaklaşır, kendisi için hazırlanan makamdan ve takdir ölçülerinden aşağıya düşer. Hasılı, insanî tavır, insanın Allah ile olan münasebetleri içinde aranmalıdır. Efendimizin “Allah sizin cisimlerinize ve suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar” nur-efşan beyanı, bu hükme işaret eder. İşte Alvar İmamı da “Allah bizi insan eyleye” derken herhalde bu ma’nâyı kasdediyordu.

 

Şerare

İmam Şa’ranî’nin ifadesine göre, mü’min, namazsız, niyazsız bir insanın yanına -Hakk ve hakikatı anlatma düşüncesinin dışında- oturursa, onun ifraz ettiği menfi şerarelerden dolayı, latifeleri söner, zihnî ve rûhî velûdiyetini, Allah (cc) ile olan konsantrasyonunu kaybeder. Yani, hareket, tavır ve davranışlarında hayırdan, bereketten uzaklaşır.

 

Hizmet Prensiplerini Tartışma

Soru: Hizmet prensipleri tartışılabilir mi?

Cevap: Evvela hizmet denilince ne anlaşılıyor ve ne anlaşılmalıdır; bunun sınırlarının net bir şekilde tesbit edilmesi lazımdır.

Hizmet; içinde yaşadığımız zaman diliminin tarz-ı telakkisi göz önüne alınarak, Kur’ânî çizgide, hiç kimseyle çatışmaya ve sürtüşmeye girmeden, makul, mantıkî ve kuvveti dağıtmaksızın, bütün himmeti hal-i hazırdaki durumu değerlendirmeye sarfederek, en rantabl bir vaziyette îlâ-yı kelimetullah yapmaya denir.

Bu uğurda mücadele ederken uygulanan prensiplerin bazıları Kur’ân, Sünnet ve İcma kaynaklıdır. Bunların ise hiçbir surette kritiğe tabi tutulması doğru değildir. Zira bunlar hakkında aykırı fikir beyan etmek insanı başaşağı getirir. Meselâ: “Gıybet etmeyiniz” düsturu Kur’ân’ın sarih bir hükmüdür. Kur’ân gıybeti kardeşinin ölü etini yemeye benzetir. Bu prensibin tartışması ve münakaşası yapılabilir mi? Yine, “Kardeşleriniz üzerinde faziletfüruşluk nev’inden gıpta damarlarını tahrik etmeyiniz.” düsturunu ele alalım: Faziletfüruşluk insanı bir yandan kibre, diğer yandan ucbe sürükler. Ucb ve kibre gelince biri iç, diğeri de dış hastalıktır. Ve bu iki unsur Efendimiz (sav)’in dilinde şöyle ifadesini bulur: “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan cennete giremez.” Ucb için de: “Allahım riyadan sümadan ve ucbdan beni koru” buyurur. O halde bu prensiplerin de kritik ve tartışması yapılamaz.

Fakat bazı prensipler vardır ki, fıkhî ifadeyle “müçtehedun fîh”tir. Meselâ, siyasete girme veya girmeme (ki üstadın hayatında her ikisi de vardır); bir medrese hocası gibi talebe yetiştirme veya yetiştirmeme. Yani tefsir, fıkıh, hadis...vs. ilimlerinin öğretilmesiyle meşgul olunması. Evet, bu ve emsali prensipler, zamana, şartlara bağlı hususlardır ve zamanla değiştirilebilir. Bunların tartışılabileceğini ifade etmekle anlatmak istediğimiz husus şudur: Bu prensipler değerlendirmeye tâbi tutulurken, yaşanılan devir, idare, şartlar, maddî-manevî sahip olunan bütün imkânların hepsi birden göz önünde bulundurulmalıdır. Zaten böyle câmi bir değerlendirmenin neticesi de ancak böyle çıkar, böyle bir tartışma zeminine hiç girmemeli... Ve “yapılan hizmetlerdeki isabeti veya isabetsizliği zaman takdir edecektir” deyip geçmelidir.

 

Dikkatsizlik mi?

İnsanların başına gelen bela ve musibetler sadece dikkatsizlikleri yüzünden gelseydi, belaların en çoğuna nebilerin maruz kalmalarını izah etmek nasıl mümkün olurdu. Zira onlar, Cenâb-ı Hakk’ın rahle-i tedrisinde terbiye görmüş müstesna varlıklardır. Onlara dikkatsizlik isnadı büyük bir edepsizlik olur. Bu açıdan konuyla alâkalı başka hikmetler aramak lazımdır.

 

Şahısları İstihdam Etme

İnsanları istiham adına ele alırken onun zaafları da nazar-ı itibare alınmalıdır. Bu zaaflar gözardı edilerek, muvakkat his ve heyecanlarla onları istihdam etmek, çok defa beklenmedik bir anda ümit edilmedik şeylerle karşılaşma demektir. Evet, hizmetler her zaman fedakârlıklara bina edilmemelidir. Zira insanlar her zaman fedakâr olamayabilirler. Evet her ferd, “Günde iki-üç saat bedenimi dinlendirmenin dışında hep Allah için çalışmalıyım” demelidir. Ama bu, yine de o ferdin inanması ölçüsündedir. Gerek şahısları istihdam ederken, gerekse kendi değerlendirmelerimizi yaparken, makam, mansıb, korku ve ümitsizliğin devreye girmesiyle, bütün plan ve tasavvurlarımızın al-üst olduğunu görürürüz.. ve bir çarkın bozulmasıyla bir fabrika bütün bütün çalışamaz hale geldiği gibi, böyle bir handikapla da bütün işlerimiz akim kalabilir.

Hatta bütün bunları hesaba kattığımız halde, yine de karşımıza bir kısım handikaplar çıkabilir. Ve “Ya Rabbi! Karşımda durdu, başını salladı, güvendim ve vazife verdim. Sonra anladım ki, bu bir his yanılması imiş. Ne yapayım” der hatamızı dile getirmeye çalışırız. Peygamber Efendimiz’in (sav) nebîlik firasetinin ayrı bir buudu da herkesi yerli yerinde istihdam etmesiydi. Öyleyse her mes’ele peygamberâne bir teenni ve temkinle ele alınmalıdır.

Birisi irşadda muvaffak olduğu halde, cephede hiç iradesi yoktur. İrşaddaki başarısına bakıp da cephede vezifelendirirseniz, büyük bir fiyasko ile karşılaşırsınız. Binaenaleyh, hizmetin selâmeti için insanlar iyi tanınmalı ve sonra istihdam edilmelidir.

 

Şımarıklık

Soru: Şımarmada ne gibi bir tehlike söz konusudur?

Cevap: Şımarmak, kâfir için o kadar olmasa bile mü’minler için her zaman çok tehlikelidir. Zira mü’min; Allah’a (cc) intisap yoluna girmekle, mahviyet, tevazu ve Hakk’a kulluğu seçmiş sayılır. Kâfire gelince o, küfrüyle en büyük şımarıklığı irtikap ettiği gibi, cezası da mahkeme-i kübraya ve cehenneme bırakılmıştır.

İnsan üveykler gibi semalarda uçarken bile aczini unutmamalıdır. Şuur, imkân, adelî güç...vs. gibi şeyleri Allah’ı unutup da kendinden bilirse -öyle veya böyle- bir gün mutlaka başaşağı gelir. Zira, Allah (cc) imhal eder (mehil verir) ama ihmal etmez.

Şımarma, bazen aynı duygu etrafında bir araya gelmiş insanlar için daha da tehlikeli olabilir. Çünkü onlardaki bu ârızanın başkalarına sirayet etme riski mevcuttur. Bu da, tıpkı Kâbe’de namaz kılmak gibi kazancı ceremesi ölçüsündedir. Yani onların sevabı iki-üç kat daha fazladır ama, işlenen günahlar da iki-üç misli fazla kaydedilir. Evet, insan cemaat içinde çok küçük hatalardan dolayı tokat yiyebilir. Zira kazanç kuşağında olanlar sık sık uyarılırlar, kalbi ölülere veya cezası ahirete kalanlara gelince, onlara birşey olmaz. Tabii bunlar da kendilerine birşey olmamasına üzülmelidirler.

Şımarıklığa düşmemek için nasıl bir muhasebe yapılmalıdır, denecek olursa; evvela, cismanî zevk ve heyecanlardan kaçınmak lâzımdır. İnsan hizmete giderken bile aldanabilir. Kulluk çok zor bir sorumluluktur. Kul, her zaman Rabb karşısında, vaziyetini şuurlu ve temkinli bir şekilde ayarlı tutamıyorsa, farkına varmadan bazen küstahlaşabilir. Kul için nefis muhasebesi paratoner gibidir. Gazab saikaları bunlara çarpar ve kaybolur gider.

Bunun içindir ki, insanın sık sık kendini kontrol etmesi şarttır. Kalp ibresi her zaman doğruyu gösteriyor mu? Vicdan sürekli “Allah” diyor mu, demiyor mu? İç muhasebemiz, iç kontrolümüz var mı yok mu? Tebliğde bulunurken, etrafımızın çemenzara dönmesi ve anlattıklarımızın tesirini göstermesi karşısında “Hayret! Ben çakıl saçıyorum çim bitiyor” diyebiliyor muyuz? Hiçbirşey yapmadığımıza, hakikaten inanabiliyor muyuz? Eğer böyle düşünemiyor, böyle inanmıyorsak, şımarma kapısını aralamış sayılırız. Neticede de, bir yerlerden herhangi bir tokat yiyebiliriz. Hele hele bu tokadın O’ndan (cc) geldiğini bilemezsek daha büyüğüne müstehakız demektir.

Hepimiz insanız ve bir kısım boşluk ve zaaflarımız olduğu da bir gerçek. Şeytan her an bu boşlukların birinden içimize sızarak teveccühümüzü bozabilir. Böyle zamanlarda, şımarmadan hemen Rabb’e dönmeli ve şayet vasıtamızla bir-iki insan istikamete ermişse “Bu ihsan bana nedendir” demeliyiz.

Hizmet cephesinde yerimizi korumak çok zordur. Böyle bir mazhariyeti paylaşanlar için daima bir muhasebe ve iç âlemle yaka-paça olma mecburiyeti vardır. Humudete (sönme) maruz kalmış ruhlar bu cephede başarılı olamaz ve onlar hep oldukları yerde kalırlar. Dileyelim ahirete imanlı gitmiş olsunlar.

İç murakabe; zamanla insanın içinden gelmediği halde, kendini ibadete zorlayıp Allah ile beraber olmasının neticesidir. Şuur, iç murakebenin şartlarından sadece birisidir. Ağacın yetişmesi için nasıl su, toprak, güneş vs.. lazımdır; kâmil insan olmak için de îman, ma’rifet, şuur murakâbe, muhasebe, temkin ve tedbire ihtiyaç vardır.

 

İstişare ve Mesuliyet

Soru: İstişare yapıldıktan sonra mes’uliyet kalkmış olur mu?

Cevap: İstişare; ehli ile, sancı ve ızdıraplı ruhlarla ve hizmette, sırtında küfe taşıma hassasiyeti ile hareket edenlerle yapılırsa mesuliyet de kalkmış olur.

 

Kendimizi Tenkid

Kendimizi kontrol, sağlam seyredebilmenin, sağlam iş yapabilmenin en metin te’minatı ve en güvenilir mesnedidir. Böyle bir kontrol insanın kendi kendini gözden geçirmesi demektir. Her hamle ve her irtifa bu türlü bir kontrole dayanıyorsa, ümit verici; geçmişin muhasebesi yapılmadan gösterilen her sa’y ve gayret ise, bir hüsrân ve inkisar başlangıcıdır.

Ferdin kendi kametine, cemiyetin de kendi buudlarına göre alabildiğine girift ve komplike mes’eleleri vardır ve bunlar çok derin ve çok ciddî hesapları gerektirmektedir. Hesaplaşma çizgisinde bulunan bir ferdin, fazla inhirafları olmayacağı gibi, hesap üzerine kurulmuş ve yine hesap üzerinde işleyen bir toplumun da, çok fazla rahatsız edici yanı ve yönü bulunmayacaktır.

Geçmiş, hâle nisbeten, hâl de, geleceğe nisbeten bir hesap kitabıdır. Hatta bu nokta-i nazardan, gündüz geceye, yaz kışa, dünya öbür âleme nisbeten birer kitaptırlar. İnsan bu kitapların yüzünden nikabı kaldırıp, neşredecekleri aydınlıktan istifade ettiği nisbette, doğru görür, doğru düşünür ve başı yüceliklere erer. Bu kitaplar ve bunların ihtivâ ettikleri hesaplardan habersiz yaşayanlar ise; hüsrân görür, hüsrân düşünür ve hüsrânda boğulurlar.

Evet, bazen, kararın verileceği güne bırakılmış bir hesap, sahibi için sadece hizlan ve haybet olur. “Keşke kitabım verilmeseydi ve hesap nedir, onu bilmeseydim” inkisarı içindeki bir teessür ve nedametin, mücrime kazandıracağı hiçbir şey yoktur.

Hususî ma’nâda muhasebe, geçmişteki eksiklikleri ve noksanlıkları sezerek, geleceği yaşamaya koyulmak ve arkada bıraktığı her yanlışlığı bir trafik işareti kabul ederek yolun doğrusunu görmeye çalışmaktır. Yoksa kaderi tenkid ve Rahmet-i Sonsuz’un rahmetini ittiham ma’nâsında, hâdiselerden şikâyet ve dert yanma faidesiz bir ızdırap ve elemdir.

Milletçe, bu anlayışda bir muhasebeye ne kadar muhtacız.!

 

İslâm’a Hizmet Günahlara Keffarettir

İman ve Kur’ân hizmeti, fedakâr insanlar ister. Bu hususda duyguyu düşünceyi döve döve inceltmek ve eritmek lâzımdır. İnsan incelip erimelidir ki, hizmet düşüncesine herhangi bir tortu karışmasın. Karışınca ne olur? Dünya ağırlıklı bir din ihtiyar etmiş olur zannediyorum. Bu mes’ele çoğumuzun gözünden kaçıyor. Meselâ baba ister ki, oğlu dine hizmet etsin.. Ama bir işi olsun, hatta evi barkı da olsun... Ancak, dinini de terketmesin ister. Bu çok masum gözükebilir. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm diyor ki: “Hayır, hayır siz dünyayı arzuluyor, ahireti geriye bırakıyorsunuz.” Yani dünyanız ağır basıyor. Ahirete gelince, onu ikinci plâna atıyorsunuz diyor.

Öyleyse herşeyden önce, bu mevzuda yapılacak tek şey nefsimizde ve neslimizde iman ve Kur’ân hizmeti işlene işlene bir ruh haline getirilmesidir. Evet, öyleki, hepimiz ve herkes iman ve Kur’ân hizmetinin delisi haline gelmelidir. O kadar deli ki; onlar bize, evlenmeyeceğiz desinler, biz de onlara evlenmelisiniz, Peygamber (sav) evlenmiştir, diyerek itidal tavsiye etmeliyiz. Onlar memuriyete girmeyeceğiz desinler. Biz de “Hayır girmelisin, hizmet için, Kur’ân için girmelisin” demeliyiz. “Tüccar olmayacağım, ticaret yapmayacağım” desinler. Bizler de, “Hayır, İslâm’a hizmet için yapmalısın” demeliyiz...

Aksine, din ve ukba düşüncesi böyle olmaz ve bu seviyede yakalanamazsa dünya ağır basacak ve ahiret de ikinci plânda kalacaktır. Dava adamı dünyayı aşmış adamdır. Aşamayanlar dava adamı olamazlar. Dindar olurlar, inanç ve akidelerinde tam olurlar ama, dava adamı olamazlar. Dava adamı İslâm’a ve Kur’ân’a hizmetten bir an dûr olsa, kendini büyük günah işlemiş sayar. Onlara göre bu günahın tevbesi de “Estağfirullah” değildir. Bu günahın tevbesi günahın ağırlığının vicdanda duyulması ve tekrar hizmete dönülerek, ölesiye hizmet edilmesidir.

 

Nifaktan Korunma

Herhangi bir hizmette bulunan ve bir hizmeti temsil eden kimseler için, tehlikeli birtakım düşünce ve davranışlar vardır. Bunlar bazen çok masum görünseler de, hizmet erleri için tehlike arzederler. İnsanın çocukken ve talebeliğinde fena düşünceleri olmayabilir . Ama, bu insanların bir kısım boşluk ve zaafları varsa; para, makam..vs. gibi; bunlar birgün onun ruhunu sarınca bu insan, inhiraf edip bir kenara çekilebilir. Bu bir nifak değildir ama, zaaftır ve ileride tehlikeli olabilir. Bu yüzden de böylelerinin önceden teşhis edilip tedavi edilmeleri gerekmektedir. Bazı insanlar hissiyatlarını mertçe, açıkça söyleyemeyebilirler. Yani bunlar kapalı ve mahcup fıtratlardır. Ancak yine de davranışlarından birtakım şeyler sezilebilir. Bunlar gençliklerinde pek zararlı olmayabilirler. Ne var ki, zaman içinde alacağı şekiller ile bu boşluk ve zaaflar tehlikeli buudlara ulaşabilir. Yani böyle davranışlar ve böyle inhiraflar huy haline gelir ve işte o zaman birer nifak sebebi oluverir. Meselâ:

a) Böyleleri için bir kısım menfaat ve çıkarlar söz konusu olabilir.

b) Bu hizmet içinde bulduğum, gördüğüm iltifat ve itibarı dışarıda göremem öyle ise hizmet içinde yararlanabilirim, mülahazası ruhları sarabilir.

c) Ayrıca dara düştüğümde beni korurlar, kollarlar düşüncesi kafasına takılabilir.

d) Bazen de bu hizmeti kendi şöhret ve makamına kullanma olabilir.

e) Mutlaka bu işin içinde olmalıyım ne olur ne olmaz belki bir ganimet isabet eder, ben de payımı alırım gibi şeytânî düşünceler herkes için olmasa da bazıları için her zaman söz konusu olabilir.

Aslında bunları çoğaltmak da mümkündür. Evet, bütün bunlar nifak vesilesi ve münafıklık alâmeti olabilir. Bu ve benzeri düşünce ve mülâhazalardan kurtulmak için, derin bir muhasebe gerekmektedir. En gizli ve en masum düşünce ve mülâhazalarımızın dahi ciddi bir kontrole tâbi tutulması gerekmektedir. İnsan, kendi hâl ve hareketlerinin bir nevi gizli hafiyesi olup, onları yakın takibe almalıdır. Aksi halde, farkında olmadan nefsin tuzaklarına takılıp kalma, ihtimali her zaman mevcuttur.

 

İnhiraf

Soru: İnhiraf etmede yeme ve içmenin rolü var mıdır?

Cevap: Yediğimiz-içtiğimiz şeylerin inhiraf etmede rolleri vardır. Haram-helal diye bir kısım temel prensipler vardır ki bunlar bir mü’min için vazgeçilmez unsurlardır. Selef, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bir beyanına dayanarak haram lokma, cehennemle temizlenir diyor ve insanın maddî yapısı ile manevî yapısı arasında bir alâkaya inanıyordu. Evvelâ yenen ve içilen şeylerin helâl olması, doğrudan doğruya Hz. Şarî tarafından talep edilmekte ve inananların bununla mukayyet olmaları istenmektedir. Yani biz bununla mükellefiz ve bu da bir emr-i İlâhîdir. İkinci olarak, haram olan şeylerin netice itibariyle getirdiği zararlar söz konusudur. Bu zararlar bazen maddî olur, bazan da manevî. Evet, yediğiniz bir lokma haramın, sizi inhirafa götürmesi ve hatta çoluk-çocuğumuzun genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusu olabilir.

Selef-i salihîn bazen harama düşeriz korkusuyla şüpheli şeylerden dahi vazgeçmişlerdir. Hatta helâl olan birçok şeyden bile kaçınmış ve kılı kırk yararcasına hassas davranmışlardır. Binaenaleyh, haram yeme-içme ve giyinmenin insanı inhirafa götürdüğü her zaman söylenebilir. Dolayısıyla da bu mevzuda hassas olmayan ruhlar, burada da çeker, ötede de... Kaldı ki meşru daire oldukça geniştir, harama girmeye lüzum yoktur; bu itibarla da her zaman dikkatli olup, dikkatli yaşamaya gayret sarfedilmelidir.

 

İlhama Açık Ruhlar

İlham, dinî bir kaynak sayılmasa da müslümanlıkta önemli mazhariyetlerdendir. Ancak herkes ona mazhar olamaz. İlham, biraz da insanın zekasıyla, hafızasıyla, terkib kabiliyetiyle, istidadıyla mütenasib olarak gelir.

İnsan, fıtraten ilhama açık olarak yaratılmıştır. Ne var ki çok kimse bu istidadını köreltir ve kat’iyen ondan istifade edemez. Diyelim ki Allah ona, bir hıfz istidadı, bir muhakeme ve mantık istidadı verdi; ayrıca onu hassas ve duyarlı kıldı; öyle ki, en kuru havadan bile nem kapacak kadar hassas. (Bütün bunlar büyük insanların evsafındandır, bu yüzden de çok önemlidir.) Şimdi bir insan bu istidat ve evsafı bozmamışsa, o insan, uhrevî esintilere, değişik varidata ve ilhama açık demektir. İşte böyle istidatlar, sağlam bir metafizik zeminde devasa kametler haline gelebilirler. Tabiî dejenere de olabilir. Meselâ diyelim ki, Nazım Hikmet çok duyarlı, istidatlı ve hassas bir ruha sahipti. Orhan Veli de öyle. Bunlarda duygu, düşünce ve eşya ile içli-dışlı olma atbaşıydı. Fakat tamamen ma’nâya karşı alakasız, metafiziğe karşı kapalı yaşadıklarından, maddenin o fevkalâde dar dünyasına takılıp kaldılar.. ve zamanla istidatları köreldi, fıtratları da dejenere oldu.

Öyleyse insan istidatlarını köreltmemeli, fıtratını da bozmamalıdır. Böyle fıtraten istidatlı ve ilhama açık ruhlar, iyi bir üstadın elinden ve iyi bir sarrafın tezgâhından geçip onun rahle-i tedrisine oturabilseler, büyük birer cevher kıymetine ulaşabilirler.

Evet, insan yediveren bir tohum gibidir ama, toprağın müsait olması da çok önemlidir. Bu Allah’ın ezelî bir kanunudur. Ve onu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez. Bir tohumun bağrından dışarıya çıkan rüşeym, genel şartların durumuna göre şekillenir. Eğer şartlar bir veya iki filiz çıkarmaya elverişli ise, o da o kadar çıkarır. Hatta şartlar elverişli olursa, bu defa da iki başak verir ve bir tek danesi bile çürük çıkmaz... Evet, bunu Allah’ın meşiet ve iradesi, genel şartlar atkı ve kaneviçesine göre ayarlar...

İşte tohumda bu istidat varsa o yetmiş de verebilir, yediyüz de, bin de. Evet doğrudan doğruya Allah’a teveccüh edip, bütün istidadıyla O’na dilbeste olunca, bu istidatlar, namütenâhi inkişaf edebilir. İşte Şah Veliyullah, işte İmam Gazalî, işte İmam Rabbanî ve işte Bediüzzaman..!

 

İlham ve Çevre

Soru: İlhama açık ruhların gelişmesinde çevredeki genel şartların tesirleri nelerdir?

Cevap: Evvela, kişinin yaşadığı dönem ve devrin şartları gelir.. evet büyük insanları biraz da devrin şartları yetiştirir. Bir Bediüzzaman ile İmam Rabbanî devirleri çok farklı şartları haizdir. Yani eğer bir Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde yaşasaydı, İmam Gazalî olurdu. Tabii tersi de öyle...

Evet, eğer Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde yaşasaydı, istidatları o devre göre inkişaf ederdi. Fakat herbirisi bizzat kendi devirlerindeki hayat-ı içtimâiye-i İslâmiye mes’eleleriyle alâkalı sözcü ve temsilci olduklarından, kendi devirlerinin mes’elelerine göre tahşidat yapmış ve fonksiyonlarını da ona göre eda etmişlerdir. Meselâ, bir dönemde ümmet, manevî ve ruhî boşluk tehlikesi ile karşı karşıyadır. Böyle bir dönemde Allah, içtimâî hayata aşk, heyecan ve değişik hazlar katacak bir veli gönderir. Başka bir dönemde ise, meselâ akıl ve mantık öne çıkmıştır. Yani ümmetin akl-ı selimini dağidar edecek felsefe cereyanları ortalığı kasıp kavurmaktadır. Böyle bir dönemde de Allah (cc) akıl ve mantığı, vahyin gölgesinde seyrettirecek, imân ve itikadı, İslâm aklı ve mantığı ile takviye edecek bir müceddit gönderir.

Ancak, bundan şu da anlaşılmamalıdır: Bir devrin bütün şartlarını haiz bir müceddit, önceki veya sonraki devrin şartlarından mahrumdur. Aksine kendi devrine göre, imân ve itikad üzere tahşidat yapan bir müceddit, aynı zamanda derin bir vecd ve istiğrak sahibidir de. Ancak tahşidatını sadece imân, akıl ve hikmet üzere yapmaktadır.

 

Tevbede Sebat

Soru: Tevbe ettikten sonra veya tevbe esnasında aynı günaha düşme endişesi varsa bu tevbe geçerli ve yararlı olur mu?

Cevap: İnsan yaratılırken, hata işlemeye kabiliyetli olarak yaratılmıştır. Yani insanı günaha çekebilecek duygular, hisler vardır tabiatında. Bu duygu ve hisler, iyi şeylere esas teşkil etsin diye insanın tabiatına yerleştirilmiştir. Ama her zaman bunları değerlendirmek mümkün olmayabilir. Meselâ, öfke insana niye verilmiştir? Elbetteki iyi şeyler için. Bununla insan gazilik ve şehidlik de kazanabilir. “El-buğdu fillah vel-hubbu fillah” fehvasınca kin, buğz ve öfke de, sevgi ve muhabbet de Allah için olursa bunlarla insan sevab kazanabilir, kazanabilir de her an hayatını cihadda geçiriyor gibi olur.

Bedenî hislere, şehevanî duygulara sahip bir insan, bunlara sabretse, onun için cihad sevabı hasıl olur. Bunlar zabt u rabt altına alınmadığı zaman ise, insanı başaşağı götürebilirler.

Yani hata, insanın eşi gibidir. İnsan günah ve hataların ağırlığını vicdanında duymalıdır. Duymazsa, hissetmezse tıpkı cansız bir cisim gibi yaşar. Kalbinde bir kısım derunî duygular, latifeler varsa bunlar da zamanla söner.

Öyleyse insan hemen kısa yoldan tevbeye müracaat etmelidir. Hadis-i Nebevî’de: “Her insan hata işleyicidir. Hata işleyenlerin en hayırlısı da (hemen) tevbe edenlerdir” buyurulmuştur.

Tevbeye sarılmalı ve hemen Allah’a teveccüh edip “Eznebtü” “Günah işledim” demelidir. Ayrıca, tevbede, bir daha yapmamaya azim ve cehd olmalıdır. Hiç olmazsa tevbe esnasında insanda tereddüt olmamalıdır. Bundan da öte, kesin ve katî bir şekilde, bir daha dönmemeye niyet ve kasıt olmalıdır.

Ancak, tabiat-ı beşer muktezası olarak insan, sonradan yine -tabii kasıd olmayarak- hata ve günaha girebilir.

Evet, insan tevbe ederken şek ve şüpheye yer vermeden mutlak “Bu sondur” demeli ve kararlı olmalıdır.

 

İlhamı Duyup Hissetmek

İlham, her zaman zuhur etse de, şahıs bunu duyup hissetmeyebilir. Zira ilham müsait bir iklim ve bir sisteme iner. Güneş her zaman doğar, fakat siz, çevrenizi, zemini siyahla kaplamışsanız, onun ışığından istifade edemezsiniz. Yani güneşle beraber zemininizin de, güneşin parlaklığına mukabil şeffaf olması lazımdır. Aynen öyle de, ilhamlar dalga dalga gelir geçer de, insanın istidadı müsait değilse, veya tefekkür etmesini bilmiyorsa; okuyup tefekkür etmediğinden veya günahlara bata-çıka verilen istidadı körelttiğinden, böyle birinin ilhamdan istifade etmesi mümkün değildir.

İstidatlar, ilhamı burada duyup hissederek, marifet adına derinleşmekten, öbür âlemde ruhanî zevklerden istifade etmeye kadar geniş olarak cereyan eder. Herkes, burada da ötede de hâdiseleri farklı seviyede hisseder. Mimarî zevkleri gelişmiş bir insan ile bir çoban, Selimiye gibi bir san’at harikasını değerlendirdiklerinde, görülecektir ki, birinde kaba bir taş yığınından ibaret ve etrafa yayılıp döküldü-dökülecek gibi bir görüntü arzeden mimarî, öbüründe kimbilir hangi ince zevklerle pürüzsüz bir hale getirilip ve insanın, her taşında oturup, saatlerce düşüneceği bir san’at meşherine dönüşür. Evet, san’attan anlamayan bir insanın, bu esrarengiz mimarinin önündeki banklarından herhangi birine oturup saatlerce aval aval bakmasıyla, bediî zevkleri inkişaf etmiş birinin müşahedesi her halde aynı olmaz...

Şiirde de böyledir. İnsan, şiirden anlamıyorsa, o şiirin halk ağzıyla ifade edileninden zevk alır. Nasihatvari ifadelerinden hoşlanır. Oysaki gerçek şiirin hecelendikçe insana ayrı bir zevk veren öyle yanları vardır ki, insan onun buudlarını ihata edemez. İnsanın aynalı bir odada, iç içe aynaların ortalarına giren cisminin birbirine aksettirip namütenahiye ulaştığı gibi, güzelce söylenmiş bir söz de böyle namütenahî zevklere ulaştıran nurânî bir helezondur. Ne var ki bunu zevk edemeyenler, şiirdeki derinliği de sezemeyebilirler.

Yani Allah’ın verdiği istidatlar, kabiliyetler ve şahsın iradesiyle ona katacağı şeyler ilham esintilerinden tam istifade eden insanlar için zamanla tasavvurlarımızı aşan derinliklere ulaşırlar.

 

Rab’le İrtibat En Büyük Güçtür

Bence en mühim olan şey Rab’le irtibatı devam ettirmektir. Tıpkı çiçek yaprakları gibi; yapraklar ağaçtan kopup yere dökülünce ayaklar altında çiğnenir ve ezilirler. Ama, ağacın başında kalsalar hem o muazzez mevkilerini hem de canlılıklarını korurlar. Biz de Rabbimizle irtibatı kaybettiğimiz zaman tıpkı ağaç yaprakları gibi dökülür ve eziliriz. Evet bizi başkalarının gücü yenemez; bizi kendi güçsüzlüğümüz yener.

 

Yanlış İnsan

Bizden çok yanlışlar zuhur edebilir.

İnsanın KENDİNİ YANLIŞSIZ GÖRMESİ EN BÜYÜK YANLIŞTIR. Sonra diğer yanlışlıklar onun etrafını sarar ve o insanın kendisi âdetâ bir YANLIŞ olur.

Demagojinin Üstadı Şeytandır

Korkunun hakikisi Allah’tan korkmaktır, şeytandan değil. Şeytan da kim oluyor ki; o demagoji üstadı bir müvesvistir. Allah’tan korkanı, Allah şeytana bırakmaz. Şeytan doğrudan doğruya ve mertçe insanın karşısına çıkmaz. Hileler, vesveseler, vesileler ve aldatmalar ile çıkar. Evet o bu kadar alçaktır. Bir karpuz kabuğu ile ayağını kaydırır insanın, kaydırır da onu yere serer.

Bu yüzden biz de duâ ederken “Min hemezâti’ş-şeyâtin”, “Allahım! şeytanın vesvese ve dürtmelerinden sana sığınıyoruz” diyor ve O’na yalvarıyoruz. Evet işte şeytan budur. O güçsüz bir mahluktur; ama, bir yerde köşeye siner, sen oradan geçerken ayağını önüne kor ve çelme takar. Başka türlü de bir halt etmez.

İnsanda bir kısım boşluklar vardır, o da bunlardan istifade eder. Boşluklar olmazsa semtinize dahi yaklaşamaz.

 

Fıtratın Gayesi Allah’ı Anlatmaktır

İnsanlar, elde ettikleri mansıplara, geldikleri yerlere ve makamlara, liyakatlarıyla gelmemişlerdir. Rastlantılar neticesinde Allah (cc) herkesi bir yere yerleştirmiştir. Yani bu Allah’ın bir tevfikidir.

Öyleyse, bu tevfike tam muvafık hareket etmek gerekir. Bu itibarla insan, her makamı, Allah’a ve O’nun dinine hizmet edecek şekilde değerlendirmelidir.

Halk yönüyle insanlar arasında herhangi bir fark yoktur. Hepsi de kan ve fışkı arasından çıkmıştır.. dolayısıyla insan bu menşei unutmamalıdır. Evet müfessir de olsanız, muhaddis de olsanız siz, kan ve fışkı arasından çıktınız. Önemli olan şey kan ve fışkı arasından süt çıkarmaktır. Yani fıtratı değerlendirip, gaye-i hilkate muvafık hareket etmektir.

Fıtratın gayesi Allah’ı tanıtmaktır. İlmin vazifesi ise buna hizmet etmektir. Allah’a hizmetle bütünleşememiş ilim faydasız ilimdir ve tıpkı eşeğin sırtındaki yükler gibidir...

 

Halkın İltifatları İnsanı Yanıltabilir

Halkın teveccühü mühim değil. Herşeyde Allah’ın teveccühü ve rızası aranmalıdır. İnsan O’nun indinde kaç porsiyon ediyorsa sadece ona bakmalıdır. Sizi bir makama, bir mevkiye oturtup tazim ve hürmet gösterebilirler; siz de yanılabilirsiniz. Evet bütün bunlar yanıltabilir insanı. Temkinli davranıp, bir keramet vardır diye, abdest suyunuzu yüzlerine gözlerine sürecek kadar sizi veli bilseler de yine kendinize bir paye çıkarmamalısınız.. çıkarmamalısınız ve sadece Allah’ın indindeki değer ve kıymetinize bakmalısınız. İnsan, her zaman; “beni halkın indinde büyük, kendi nezdinde küçük kılma Allah’ım” demeli ve O’na, yönelmelidir.

 

Namaz En Mühim İbadet...

Müslümanlar namaza çok dikkat etmelidir. Zira kulun ilk defa siğaya çekileceği şey namazdır. Zina değil, içki değil, başka bir şey de değil namaz.! Bundan diğer hususların önemsiz şeyler olduğu anlaşılmamalı; aksine namazın ehemmiyeti anlaşılmalı. Çünkü hakiki namaz zaten insanı fuhşiyattan meneder. Bazıları şöyle birşey diyor: “Falan iyi bir insan ama, namaz kılmıyor.” Bu, Allah ölçülerine göre çarpık bir düşünce...

Bir insan namaz kılmıyorsa bence, hayatının en büyük kayıp kuşağında yaşıyor demektir. Oruç, namaz kılmakdan daha kolay bir ibadettir. Hac da öyle. Hac ruha ibadet neşvesi aşılarken, nefse de seyahat hazzını tattırır. Sahabe, namaz kılmayana münafık nazarıyla bakardı. Hatta ulemâ, çok defa amelî nifaka, namazın terkedilmesini misal verir. Günde, ferdin şuurunun derinliğine göre beş defa Allah’a arz-ı ubudiyeti onu çok yüceltir. Evet namaz deyip geçmemeli; namazdan geçen, korkarım bir gün dinden de geçer... Namazda miraç vardır. Ama, herkes bunu namazda kendine göre hisseder ve kabiliyeti nisbetinde yükseldiğini duyar. Herkesin hissettiği kendi miracıdır.. ve bu mirac bazılarının ayağından geçer, bazılarının da başından. En mükemmel mirac Efendimiz (sav)’in miracıdır.

 

Hüsn-ü Zan Etmek Esastır

İyi müslüman olduğuna inandığımız kimselerin kusurlarını görmemeli. Bu hususta bütün irade gücü ve ruh mukavemeti çok gerilip başkalarının faziletlerine karşı duyarlı, rezilelerine karşı da kör, sağır ve dilsiz olunmalıdır. Bunlar belki zor hazmedilecek şeylerdir ama, müslümanlar kendi aralarında bunu mutlaka gerçekleştirmelidirler. Hz. Ebû Bekir ve Ömer (ra) birbirlerine hilafeti teklif ediyorlar ve “Sen konuş, ben dinleyeyim” diyorlardı.

Zaten, Kur’ân-ı Kerîm de yeryüzünde bu ahlâkı tesis etmek için inmişti; sadece okumak için değil. Evet insan onu okuduktan sonra “Acaba bende ne gibi şeyler hasıl oldu? Ne seviyede muhasebe duygum gelişti? Bende ne gibi bir te’sir ve iz bıraktı?” demeli ve kendini kontrol etmelidir. İşte bence önemli olan da budur.

Hz. Âişe validemizle ilgili meşhur bir “İfk (iftira) Hâdisesi” olmuştu. Bu herkes için bir imtihandı. Hz. Zeyneb validemize, Âişe validemiz aleyhinde fitne sokmak istiyenlere o büyük kadın, bu mevzuda tek kelime bile dinlemeyip onlara sırtını dönmüştü. Ve Âişe validemiz hayatının sonuna kadar, Zeyneb validemizin bu büyüklüğünü bir yad-ı cemil olarak anacaktı. Evet, önce hüsn-ü zan esastır ki, mü’minleri birbirine bağlayan, perçinleyen de işte budur!

 

Doğru Söze Ne Demeli

Allah (cc) dilemedikçe, sizin dilemeniz birşey ifade etmez. Evet, önce o takdir eder; sonra olacak şeyler olur. İşin bir diğer yanı da eğer O (cc), vermek istemeseydi istemeyi de vermezdi. Yine de siz, ne derseniz deyin, Allah’ın (cc) dediği ve dilediği olur. Bektaşiye: “Allah hakkında birşey demez misin?” diye sormuşlar: “Vallahi benim birşeye aklım yetmez? Ama aklımın erdiği birşey varsa, o da çocukluğumdan beri hep O’nun dediği oluyor” demiş. Doğru söze ne demeli...

 

Nifak Endişesi

Soru: Nifak korkusu ve endişesi taşımayan, münafıktır deniyor. Avam için durum nasıldır? Neden nifak korkusu olmalıdır?

Cevap: Avam için şefkatli olunmalı... Çünkü onlar, küfrü de, imânı da nifakı da pek bilmezler. Allah onlara merhamet etsin! -Bunlar “Lâ ilâhe illallah” dedikleri ve farzları yaşadıkları zaman-inşaallah-kurtulurlar. Fakat bu mevzuda aşağı inmek de yoktur. Yani belli bir seviyeye gelmiş birisinin, avam seviyesine ineyim de “Allah beni de hesaba çekmesin” demesi, sukuttur. Evet, Allah’ın verdiği ve ihsan ettiği mevkinin neresinde iseniz ya orayı korursunuz ya da sukut edersiniz başka yol yoktur. Allah bir insana merhamet ederse onu sukut ettirmeden evvel vefat ettirir. Evet, her mertebenin hakkını vermek lazımdır. Hz. Ömer nifaktan çok endişe etmiş ve “dünyadan geldiğimiz gibi, pak gidebilsek!” temennisinde bulunmuştur. Ayrıca 24 kadar sahabe hep nifak endişesini taşımıştır. Onlar böyle hissetmişken, bizler de kim oluyoruz ki?..

Muhlisler için bile bu mevzuda büyük tehlike söz konusudur. Bu itibarla bizler, her zaman Allah’a iltica edip günahlardan uzak kalmaya ve ibadetlerle içli-dışlı olmaya çalışmalıyız. Bu arada, insanın iç muhasebesi çok önemlidir. Zaten iç muhasebesi olmayanlar yükselemezler. Hasılı, herkesin, kendi seviyesine göre dikkat etmesi lazım gelen çok şeyler vardır...

 

Hizmette, Akıl-Mantık ve His

Soru: Hissiyât ile akıl ve mantığın arasındaki münasebet, imân ve imâna hizmet açısından nasıl olmalıdır?

Cevap: Herşeyin bidâyetinde önce hissîlik olur, akıl ve mantık sonra gelir. Eğer aklîlik de tâ baştan olsa bile insan, gençliğinde tıpkı ihtiyar ve olgunlar gibi yaşar. Yani tabiat-ı beşerde hissîliğin olması normal birşey. Şimdi insanın elinde binbir maharet vardır. Ancak mümarese ve tecrübe olmazsa bu istidatlar ortaya çıkmaz. Bazı kimselerin eli bir tele dokununca ondan musikiye ait güzel notalar dökülür. Ama herkes bunu yapamaz. Önce kabiliyet olacak sonra da mümarese... Bir başkası, iki tel ile peynir-ekmek yiyor gibi çorap örer. O el herkeste vardır ama herkes öremez. Aynen bunlar gibi, manevî hayatımıza ait tecrübelerimiz de zamanla hayata mâl olur. Hayata mâl olmazsa, nazarî plânda kalır. Meselâ, ben şimdi size şoförlüğü anlatabilirim. Freniyle, debriyajıyla, vitesiyle... Ama, bunlar nazariyata ait şeylerdir.. ve bunları bilene şoför denmez. Neden sonra pratiğe geçer de zamanla şoförlükle öyle bir bütünleşirsiniz ki, arabayı tıpkı eliniz-ayağınız gibi kullanırsınız. Hem, meselâ siz, hizmete koşarken bile bazan aklınıza birtakım şüpheler, tereddütler gelebilir. Ama imân ve İslâm yaşana yaşana insan ruhuyla öyle bütünleşir ki, artık şeytan dahi ona ulaşamaz. Hem, meselâ; sizde kemal mertebede manevî derinliğe götürecek bir his kabiliyeti var. Ancak bunu pratik ile takviye etmeniz lâzım ki bir işe yarasın... Evet, sizi uzun boylu kapıda tutmadan post’ta, ya da sedirde oturtmazlar. Kaldı ki, sedir de istidadınıza göre olur. Evet katre iseniz katre, reşha iseniz reşha, zühre iseniz zühre makamına oturtulursunuz. Yani tamamen kalbî de olsa hissiyatlar pratik ve tecrübe ile bütünleşmelidir. Bu da iman ve İslâm’a hizmet ve bunların pratiğe dökülmesiyle mümkün olur.

 

Kâmil Ma’nâda Namaz

Allah (cc) Kur’ân-ı Kerîm’de: “Namaz insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkoyar” buyuruyor. Buna mukabil bizim, namazın içinde veya dışında da fuhşiyat irtikab etmemiz, namazlarımızı kamil ma’nâda eda edemediğimizi gösterir.

Kamil ma’nâda namazı, fıkıh kitaplarındaki “kâmilen ve nâkisen eda” değerlendirmelerine has görmemek gerekir. Belki onu, bütün bir hayata ve davranışlarımızın en küçük teferruatına varıncaya kadar ihatası bulunan bir husus olarak görmemiz lazımdır. Böyle olunca da, İslâm’a ve onun hükümlerine zıd, yapmış olduğumuz herhangi bir hile, hud’a, başkalarını kandırma... vs. bizim namazımızın kamil olmadığının bir alâmeti olsa gerek.

 

Namaz ve Kurbiyet

Namaz; insanı Allah’a yaklaştırmada hem bir vesile hem de yakınlaşmanın ta kendisidir. Gaflet ise arızîdir. Gaflet hali gelip geçtiğinde ardından bir üzüntü bırakmıyorsa o insan tehlikede demektir.

 

İnsan ve Gaflet

Gaflet insanlık ile alâkalı bir hicabtır.

Gaflet, insanın mahiyeti içinde sürekli olarak vardır ve mahiyetimizle alâkalı bir husustur.

Gaflet insan için pusuda bekleyen bir düşman gibidir. Hiç yemesek içmesek de yine gaflet olabilir. Çünkü o ve onunla mücadele olmasaydı terakki de olmaz ve insanlar da tıpkı melekler gibi aynı makamda sabit kalırlardı. Oysa insan, insanlık serencamesi içinde her cephede kavga vere vere yerinde melekleri bile geride bırakabilecek hususiyetlerle donatılmış bir varlıktır.

 

Hilekâr Dostlar

Milletçe bizi zaafa düşüren en önemli hususlardan biri de, çevremizi saran dost suretindeki hilekârlara karşı safîliğimizdir. Oysa ki insan her vaade aldanmamalı, her yol gösterene de inanmamalıdır.

 

Azami Zühd ve Takva

Sürekli düşünerek ve tecessüs ederek yaşamak, mâneviyatın bir buudunu teşkil eder ve bu çok önemlidir. Ne var ki, ülfet ve ünsiyet her zaman bunu engelleyebilir. Onun için bu ülfet ve ünsiyet perdelerini sık sık parçalamak gerekir. Aslında, zamanımızda pek çok kimse mâneviyata inanmadan yaşıyor. Onun için Bediüzzaman Hazretleri “A’zami zühd ve takvaya bir cemaat sahip çıkmalı” diyor. Aksi takdirde herkes mesul olur.

 

Namazda Dünyevî Düşünceler

Soru: Namazlarımızda dünyaya dalıyoruz. Acaba namazımız kabul olmuyor mu?

Cevap: Farzı eda etmiş sayılır, namaza ait sevabı alır ama namaz miracıyla mukadder zirveye ulaşamayabilir. Evet, mümtaz bir edaya, mümtaz bir mükafat, en ala şekilde yerine getirilen namaza da elbette ekstradan mükafat verilecektir.

Onun için namazda, elden geldiğince uhrevî mülahazalarda bulunmaya gayret edilmelidir. Ne var ki fıtratımızın icabı, kendimizi bütün bütün dünyadan kurtaramıyoruz. Ancak, bütün bütün dünyevî işlerimizle meşgûl olunca da namazı bir “büro” haline getirmiş oluruz.

Netice: Elden geldiğince dünyanın namazlarımıza girmesine müsaade etmemeliyiz.

 

Putları Reddediş

Her türlü putu reddetmekle mükellefiz. Ancak, bu reddediş ve onlara karşı tavırda üslup önemlidir. Evvelâ bizler kendi iç alemimizi şirk ve şirk şaibelerinden arındırmalıyız, sonra da, içimizdeki putları temizlediğimiz gibi, usulüne uygun olarak dış dünyadaki putperestlik düşüncesiyle adabına uygun mücadele etmeli ve elimizin altındakileri de bu şuurla yetiştirmeliyiz. İşte bu usulüne göre bir reddediştir. Bunun aksi ise ya putları benimsemek veya onları meşhur etmek olur.

Mekke döneminde putlar aleyhinde nazil olan âyetler, şirki red ve tevhidi tesbit yörüngeliydi. Onlarla alâkalı inen sûre ve âyetler, zât-ı ulûhiyetin engin ve cihanşümul tasarrufunu anlatırken, putların yer, konum, ma’nâ ve müessiriyetlerine de temas ediyordu. Onların toplum dışı edilmesi ise toplum vicdanındaki ifnalarından sonraya bırakılmıştı. Meselâ, o zaman Mekke’de, Lat, Uzza, Menat, Naile, İsaf ve Safa-Merve arasında daha pek çok put vardı ve bunların koruyucuları da yoktu. Efendimiz (sav) İbrahim (as) gibi yapabilir ve onları kırabilirdi ama kalplerde kırılmadan bunu yapmadı. Çünkü O, bir defa gelecek ve bütün putları bir daha ebediyyen kalkamayacak şekilde yerle bir edecekti. Aslında müşrikler de bunu çok iyi biliyorlardı. Ne var ki, Efendimiz (sav)’in fiilî durumu olmadığından dolayı onlar da birşey yapamıyorlardı. Bu itibarla da Mekke’de umumî hava, hep zaman kazanma çizgisinde seyrediyordu. Ve, Efendimiz, bu baş döndürücü siyaseti sayesinde onlara rağmen adım adım hedefine yaklaşıyordu.

Ebu Zer, bu döneminde zamansız bir karşı koyuşta bulununca, müşrikler tarafından feci şekilde tartaklanmıştı ki, Efendimiz (sav), belli bir süre içinde onu geldiği yere gönderme mecburiyetinde kalmıştı. Bunun ma’nâsı şu idi: “Sen bu aceleci fıtratınla şimdilik içimizde yaşayacak tabiata sahip değilsin; git mevsimini bekle!”

Hatta, Hz. Ömer’in de buna benzer, küçük bir zamanlama inhirafından söz ederler. O da öyle davranır ve müşriklerin saldırısına maruz kalır. Bütün bunlar, herşeyin -eskilerin ifadesiyle- bir vakt-i merhunu olduğunu ve vaktinden evvel yapılan mualecelerin de bir kısım komplikasyonları olacağını gösteriyor ki, bunlar bizi daha titiz olmaya davet ediyor.

 

Biat Çizgisini Muhafaza

Soru: Kalbin biat çizgisinde her an sabit kadem olması mümkün müdür?

Cevap: Bu mümkün değildir. Kalbin durumu elektrikteki frekans gibidir. Biatta azalma, çoğalma olabilir, olabilir ama, kesinlikle alt çizginin altına da düşülmemelidir. İnsan çok değişik unsurlardan müteşekkildir.Çok defa bu unsurlar, fıtratlarının gereğini yaparlar ki, bizim kimi zaman hayvan, kimi zaman bitki, kimi zaman da insan mertebesinde kendimizi hissetmemiz bundandır. Bu türlü mertebe değiştirmeler, birer hava boşluğu gibidirler. Bu boşluklar, elden geldiğince hızlı geçilmelidir. İçine düşülünce de hemen çıkma yolları araştırılmalıdır.

Her kusur ve günah böyle bir hava boşluğudur. Bir dakika günah işlediğimiz zaman, en az on dakika inlemeliyiz ki, o günah ruhlarımızda derinleşmesin ve bizi daha derin boşluklara çekmesin.

 

Bir Hikaye

Bir gün Hz. Muaviye’yi şeytan namaza kaldırır. Hz. Muaviye şaşkınlıkla neden kaldırıldığını sorar: Şeytan ona şu ibretâmiz cevabı verir: “Ben şeytanım. Geçen gün birisi sabah namazını kaçırdı. Kalktığında öyle bir “of” etti ki, onun nedameti yüzü suyu hürmetine Allah pek çok kimseyi bağışladı. Seninki de öyle olur diye korktum ve onun için seni namaza kaldırdım.”

Evet, günahlara karşı ciddi bir nedamet hissi, o günahın açtığı boşlukları kapatabilir. Aksi takdirde açılan gayyalar her zaman bizi içine çekip yutabilir. Bundan dolayıdır ki, çok dikkatli yaşama mecburiyetindeyiz. Çünkü, insan hayatında “kabz u bast”lar sürekli olarak birbirini takip eder ve onu hep boşlukların etrafında gezdirirler.

Çarşıda gözünüz bir harama iliştiğinde, hemen anında mescide gidip, iki rekat namaz kılmalı.. bir an kahkahayla gülme gafletinde bulunulduğunda, derhal bir kenara çekilip tevbe edilmeli.. zira, unutulursa kalır, kalır ve katmerleşir. Zamanla da Rabb ile irtibat, kesilir ve o günahzede kendini dalâlet ve inhirafların ağında bulur.

 

Namaz Günâhlara Keffarettir

Evet, namaz kamil mânâda kılınırsa, -birçok hadis-i şerifte de işaret buyurulduğu gibi- günahları siler, temizler. Zira namazda tevbenin şuur haline gelmesi söz konusudur. Yani, namaz ile yapılan tevbe kasdî ve iradî olmamakla beraber, insanın namazla bütünleşmesi ve bu bütünlük içinde Rabbin huzuruna gelmesi onda tevbe adına bir şuur mayalar. Yeter ki, namaz istenen ölçüler çerçevesinde eda edilmiş olsun.

Diğer taraftan namaz, yekpare tevbe demektir. Tevbe namazın bütün rükünlerine öyle sinmiştir ki, onu tevbeden ayrı mütalâa etmek âdetâ imkânsızdır. Her tevbe elbet namaz değildir; fakat şuurla kılınmış her namaz aynı zamanda bir tevbedir.

Hadîslerde, günahlara kefaret olan namaz hakkında herhangi bir kayıt ve isimlendirme yoktur. Bundan da, her namazın böyle potansiyel bir güce sahip olduğu ma’nâsını anlayabiliriz. Ne var ki, namazın böyle bir te’sir icra edebilmesi için öncelikle onun istenen seviyede yerine getirilmesi lazımdır.

Burada, konuyla ilgili hadîslerden anlaşılabilecek şöyle bir nükteye de dikkatinizi çekmek istiyorum: Cenâb-ı Hakk dilerse her namazda günahları affedebilir. Ancak kul, günahının ızdırabını, yirmidört saat gönlünde duymalıdır ki, bu, o günahların affına ciddi bir davetiye olsun ve o gün işlenen günahlara mukabil, yine o gün dolu dolu tevbeyle geçsin.. ve kul, bu tevbenin kabulünü o günün bütün namazlarında arasın; arasın ve bulmaya çalışsın. Her gününü böyle geçirenler için, bu şuurla namazın eda edilmesi de ayrı bir lütuf olsa gerek. İşte namazın bizzat isimlendirilerek söylenmemesinde bir de böyle bir nükte var.! Nasıl ki, Ramazan içinde kadir gecesi, cuma içinde duâların makbul olduğu vakit gizlidir ve bununla da bütün Ramazan ayının ve bütün cuma gününün değerlendirilmesi hikmeti gözetilmiştir. Bunun gibi, günaha kefaret olacak namaz da gizli tutulmuştur ki, insan her namazında bunu arasın ve namazını bu duygularla eda etsin. Neticede de, namazlarından herhangi birinde kefaret meyvesini devşirmiş olsun.

 

İrade ve İnsiyak Bütünlüğü

İnsanda irade vardır. O, yaşantısının belli bölümlerini kendi iradesiyle yaşar ve onun davranışlarını da belli ölçüde irade yönlendirir.

Hayvanlarda ise hakim olan insiyaklardır. Onları daima İlâhî sevk yönlendirir. Buna, küllî şuur demek de mümkündür. Hayvanlarda, hatta bir yönüyle bitkilerde böyle küllî bir şuur vardır. Yani şuur onlarda küllî bir kanun şeklinde tezahür etmektedir.

Dikkatle incelenirse, câmid dediğimiz, taş, toprak gibi cansız varlıklarda da insiyak mevcuddur. Herşeyin Allah’ı tesbih ettiğini anlatan, taşların Allah korkusu sebebiyle yukarılardan aşağıya indiğini hatırlatan, eğer onlara inmiş olsaydı Kur’ân, dağları paramparça olmuş göreceğimizi ifade eden nice âyetler var ki, bizim cansız dediğimiz varlıklarda da bir insiyak olduğuna açık veya örtülü işaretlerde bulunmaktadır.

Öyleyse, esas itibariyle her varlık, ister iradesiyle isterse tâbi olduğu insiyaklarla mutlak irade ve yegane güce sahip olan Cenâb-ı Hakk’ı göstermekte ve hal diliyle O’nun mevcudiyetini dile getirmektedir. Zira, irade veya insiyakın kendiliğinden olması mümkün olmadığı gibi, mutlak iradeye ve sınırsız güce sahip olmayanın da başkasına irade ve insiyak vermesi mümkün değildir. Bu yönüyle bütün varlık aynı çizgide birleşir. Bu çizgi, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını gösterme çizgisidir. Ve yine bu çizgi, herşeyi Allah’ın yaratığı ve bizlerin de O’nun kulu olma çizgisidir. Ayrıca, varlığa bu perspektiften bakma, bizlere eşya ve hâdiseleri değerlendirmede ayrı ve çok derin buudlar kazandırmaktadır ki, inançsız insanların, bir mü’minin ulaşacağı bu idrak merhalesine ulaşması da imkânsızdır.

Biz, ancak bu idrakımızla, kainatla insan fıtratı arasında mevcud âhenk ve uygunluğu sezip kavrayabiliyoruz. Ve yine bu, idrakımızla makro, normo ve mikro alemleri birbiriyle irtibatlandıran sebepleri yakalıyor ve onları birer merdiven gibi kullanarak marifet adına zirvelere ulaşabiliyoruz. Tabii bunu yapabildiğimiz sürece de irademizin hakkını vermiş oluyoruz. Bu açıdan da biz, iradesinin hakkını veremeyenlerin de büyük bir mahrumiyet ve boşlukta olduğuna inanıyoruz.

 

İrtibat

Her insanın önünde bazı handikaplar vardır. Kur’ân onlara bir mânâda “akabe” der. Hizmet erlerinin ve dava adamlarının önündeki “akabe”ler hem çok zorlu, hem de diğerlerine göre çok daha değişiktir.

Yapılan hizmetlerin neticesinde elde edilen muvaffakiyetlerde de, bu akabeler söz konusudur. Eğer hizmet eri elde edilen muvaffakiyeti kendinden bilecek olur ve bu mevzuda şahsına pay ayırmaya kalkarsa, bir “akabe”yi aşamamış demektir. Böyle olunca da, artık bunca gayret ve çile ma’nâsız demektir. Zira yapılanların hemen hepsi de, bizim Cenâb-ı Hakk’la irtibatımızı temin içindir. Halbuki, böyle bir durumda yapılan hizmet bu alâkayı sağlayamamış, hatta niyet bozukluğu ile onu kesmiş sayılabiliriz. Bu, oldukça ince bir noktadır ve çok dikkat istemektedir. Onun için fakir arkadaş ve kardeşlere, evvel-ahir, Cenâb-ı Hakk’la olan irtibatlarını her zaman gözden geçirmeyi tavsiye ediyorum. Şayet üç cümle söylemeye mecalim kalsa ve benden ‘son tavsiyen nedir?’ diye sorulsa, zannederim diyeceklerim, söyleyeceklerim yine bu irtibata dikkat çeken ifadelerim olacaktır. Çünkü bana göre en önemli mes’ele budur.. diğer mes’elelerin bütünü buna nisbeten tâli sayılır.

Diyelim ki, maarif hayatımızın yücelmesi ve yükselmesi adına binlerce okul ve maarif yuvaları açtınız. Eğer siz yaptıklarınızda takılıp kalıyor ve onların ötesindeki mülâhazalara geçemiyorsanız, yaptıklarınızın ciddî bir mânâsı yoktur.. ve size sadece koşup durmaktan gelen yorgunluğunuz kâr kalacaktır. Hizmet ünitelerinin bütünü için de aynı şekilde düşünmemiz mümkündür. Öyleyse herbir arkadaş, yaptıklarını hep, Cenâb-ı Hakk’la irtibatını kuvvetlendirme adına yapmalıdır. Böyle olduğu takdirde, yapılanlar bir mânâ kazanır, gayretler de bir kıymete ulaşır.

Diğer taraftan, yapılan hizmetleri sahiplenme, muvaffakiyetleri kendinden bilme de bir şirk-i hafi olacağı kat’iyen unutulmamalıdır. Bu konuda Kur’ân bize bir ölçü veriyor:

“Bütün iyilikler Allah’tan, kötülükler ise insanın nefsindendir.” Öyleyse biz de değerlendirmelerimizi bu ölçü içinde yapmalı, kusurları kendimize alarak, muvaffakiyetleri de Cenâb-ı Hakk’tan bilmeliyiz. Bu bizim Rabbimiz’le olan irtibatımızın gereği ve emaresidir.

 

Dünya-Ahiret Dengesi

Dünya ve ahiret tek bir hakikatin iki ayrı yüzüdür. Bunları birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Öyleyse bütün davranışlarımız bu dengeye uygun olarak ayarlanmalıdır. Yani dünya mutlaka ahiret yörüngesine oturtulmalıdır. Bunu başaramayanlar dengeyi kaybederler. Dengesi kaybolmuş insanlardan da dengeli davranış beklenemez!

 

Akıbetten Emin Olmada Ölçü

İnsanın ayağını kaydıracak nice tehlikeler var; ve insan da bu tehlikeler ortasında yol almak zorunda. Öyle ise, akıbetten emin olmak ne mümkün! Hem, varlığının tek zerresine dahi, hakiki ma’nâda sahip olamayan insanın, bu kadar ağyar arasında emin olması da ne demek! Ne var ki, Cenâb-ı Hakk’a iltica edildiğinde, insanın içine, -o farkına varmasa- da oluk oluk emniyet akar. Ancak böyle bir iltica da ancak akıbet endişesinden kaynaklanır. Endişe ne denli çok olursa, iltica da o seviyede kuvvetli olur. Dolayısıyla akıbetten endişe duymama, iltica ve yönelişe vurulmuş bir prangadır. Böyle insanların, istenen ölçüde Cenâb-ı Hakk’a iltica etmeleri ise âdetâ imkânsızdır. Onun için bizler daima akıbetimizden endişe içinde yaşamalıyız. Ne var ki, bu durum ümitsizlik sınırına da ulaşmamalıdır. Hz. Ömer (ra) ölçüsü her zaman bize rehber olmalı; “Herkes cehenneme gitti, bir tek insan kurtuldu deseler, ümit ederim ki o ben olayım. Ve yine, herkes kurtuldu bir tek insan kaybetti deseler, korkarım ki o kaybeden ben olurum.”

 

Şefkat Tokatları

Bir Seviye Mes’elesidir

İnsanlar manevî yönleri itibariyle de derece derecedirler. Onun için, her insan bir ölçüde, kendi derece ve seviyesine göre muamele görür. Bazı insanlar vardır ki, günahı fiil haline getirirler ve bunun tokadını yerler. Bazıları da aynı günahı aklından geçirince tokat yer. Eğer bir insan bu durumlardan herhangi birinde tokat yemiyorsa, bu o insanın o seviyede olmayışındandır.

Mes’eleye bir de şu zaviyeden bakmak mümkündür. İnsan Allah’a yakınlık seviyesini her an aynı nisbette koruyamaz. Dolayısıyla farkına varmadan bulunduğu seviyeye göre günah işlemiş olabilir. Zira insan, günün yirmidört saatinde bir sürü iniş ve çıkışlara maruz kalabilmektedir. Ve her zaman da, seviye kontrolü yapması imkânsız gibidir. Dolayısıyla bilmeden ve farkında olmadan işlediği o günahın tokatını yemez. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın o kula hususi bir rahmetidir.

Bir de Cenâb-ı Hakk, her hata işleyene ceza vermez. Eğer kulda, ileriye ait kemale erme istidadı var ve o kul bu istidadını gelecekte inkişaf ettirebilecekse, Allah (cc) ona mühlet verir, fırsat verir; ta ki, o bu fırsatı değerlendirsin ve ileride İslâm adına sergileyeceği semereleri sergilesin. İşte bazen öyle insanlar olur ki, esas itibariyle, işlediği günahları düşündükçe, taş kesileceğini veya meshe uğrayacağını düşünür ve onun namına ürperirsiniz. Evet işlediği günahlar bu denli büyüktür. Ama Cenâb-ı Hakk ona durmadan fırsat vermektedir. Çünkü O, ezelî ilmiyle kulunun ileride yapacağı faydalı amelleri bilmektedir ve ona istikbaldeki durumu itibariyle muamele etmektedir.

 

Alternatif Biz Olmalıyız

Şu anda dünyada dinî sistemler adına büyük bir boşluk yaşanıyor. Komünizmanın her sahada bitiş ve tükenişi sistem arayışını daha da hızlandırdı. Ancak karşı cephenin insanları da boş durmuyor.. boş durmuyor ve bu boşluğu başka şeylerle doldurmaya çalışıyorlar. Daha önce de aynı şeyler olmuştu. Materyalizm ve Marksizmin yetersizliğini sezen Batı, alternatifini yine kendi içinden çıkarmış; Materyalizm boşluğunu, Bergson’un ruhçuluğu ile doldurmaya ve gerçeğe olan ihtiyacı çarpıtmaya çalışmıştı.

Bergson da bir Yahudi’dir. Allah inancı yerine vicdanı, cennet yerine de vicdan huzurunu ikame etmeye çalışan bir Yahudi. Maddecilik yıkılmaya yüz tuttuğunda, Batılılar Bergson’un ruh anlayışını insanlığa bir din gibi takdim ettiler.

Şimdi eğer, topyekün insanlığa ait bir boşluğu biz, inandığımız din ile dolduramaz ve bunu kısa zamanda gerçekleştiremezsek, aynı oyun tekrar edilecek ve insanlık nice sapık yollara yönlendirilecektir. Bu sebeple de daha hızlı bir tempo ile çalışmanız gerekmektedir.. ve az dahi olsa durmak hatadır.

 

Kötülüğe Meyil ve Terbiyesi

Her insanda, toplum halinde kötülüğe meyil bulunabilir. Bundan müstesna olanlar sadece peygamberlerdir. Ne var ki, Cenâb-ı Hakk, nebilerin dışındaki bazı insanları da, hususi mahiyette korur, kollar, muhafaza eder ve onlardaki kötülüğe meyil tohumunu tâ baştan çürütür ve yok eder. Bu hususi muamelenin dışında, sıradan insanlarda olduğu gibi, velayet sınırını zorlayan insanlarda da kötülüğe meyil, tohum halinde bulunabilir. Bunu da ancak feraset ehli görür ve bilir. Ne var ki, hakiki büyükler, gördüklerini faşetmez.. faşetmez ama, o insandaki kötülük tohumunun nevş ü nema bulmasına da elden geldiğince mani olur. Meselâ, öyle insan vardır ki, paraya karşı zaafı vardır. Onun eline emanet edilecek yüklü bir para o insanın içindeki zaafı hortlatmak için tam bir zemin demektir. Bir başkasının zaafı kadına karşıdır. O da öyle bir zemin bulursa kokuşur. Makam ve mansıba olan zaafı da aynı kategoride mütalâa etmek mümkündür.

Şimdi insanın aklına böyle meyillerin değiştirilmesinin mümkün olup olmadığı sorusu gelir. Evet, bu meyilleri değiştirmek mümkündür. Zaten terbiyeden gaye de budur. Ancak böyle bir şey de, uzun temrinler ve disiplinli çalışmalar sonucu elde edilebilir. Hakiki bir terbiyecinin yapacağı ikinci iş de, o şahıs hakkında duâ etmektir. Evet su-i zan yerine duâ etmek, hepimizin önde gelen vazifesi olmalıdır. Ve herkes kötü akıbetten korkmalı, titremeli ve kötülüğe götürücü faktörlerden azami ölçüde sakınmalıdır.

 

Uhrevî Mes’elelerde İş Ortaklığı

Toplum adına yapılan dinî ve kültürel hizmetlerde çeşitli üniteler var. “İştirak-ı amal” düsturuna bu zaviyeden bakılmalıdır. Yoksa, bir iğne yapımında “kimisi delik deler, kimisi ucunu sivriltir” vs. şeklindeki tatbik, manevî iş ortaklığı bakımından bir eksiklik olur. Yani iş, sadece bir noktaya teksif edilir. Halbuki bu doğru değildir. Hizmeti bir bütün olarak kucaklamak gerekir. O da hizmete ait bütün ünitelere sahip çıkmakla olur. Ve işte gerçek ortaklık da bu bütüne yöneliktir. Bunun için de, her istidat ve kabiliyetten, istidat ve kabiliyeti ölçüsünde istifade etmek şarttır. Yoksa istidatlar israf edilmiş olur; işler de akîm kalır.

Ortada umumî bir tablo var. O tabloya bütününü içine alacak bir çerçeveden bakmak gerekir. Karada bir gemi yüzdürülecekse, herkesin gayreti gemiyi yüzdürmek olmalıdır. İşte ortak çizgi budur. Ne yazıktır ki, İslâm aleminde henüz bu ortak çizgiye gelinememiştir. Bizler için de aynı şeyleri söylemek mümkündür.

Evet, insanlar aynı çizgide fikir birliği eder ve gayretlerini de aynı noktada birleştirirlerse, bütüne gelen sevaptan her ferd ayrı ayrı aynı ölçüde istifade etmiş olur. Ferdî amellerin hiçbirinde böyle bir kazanç elde etmek söz konusu değildir. Çünkü ferdin sevabı sadece kendisiyle sınırlı kalır, başkasına yansımaz. Bu yönüyle de iştirak-ı amal çok önemli bir hazine sayılır.

 

Cemaatler ve Birlik

Cemaatleşme tabiî ve normaldir; anormal olan cemaatleşmeyi tefrikaya vesile yapmaktır.

Herhangi bir cemaati meydana getiren fertler arasında nasıl ciddi bir irtibat söz konusu ise, cemaatler arasında da aynı oranda irtibat şarttır ve zaruridir. Bu yapılamadığı takdirde, cemaatleşmeler, bölünmeyi, ufalanmayı, eriyip gitmeyi netice verir. Bu ise İslâm adına büyük bir zarardır. Bundan kurtulmanın yegâne çaresi de, bütünleşmek, birlik ve beraberliği korumaktır. Bu konuda ütobik laflar etmeye de hiç gerek yok. Bazı temrinlerle böyle bir noktaya ulaşmak her zaman mümkündür.

Ancak, bu hususta bazı prensiplerin hatırlatılmasında yarar var: Evvelâ, hiçbir cemaat bir diğerinin aleyhinde bulunmamalıdır.

İkincisi, cemaat ferdleri, diğer cemaat büyüklerine karşı saygılı davranmalı ve onları daima edeple anmalıdır.

Üçüncüsü, bütün bu cemaatler, birbirlerinin dertleriyle dertlenmeli, sevinçlerinde de onlara ortak olmalıdırlar.

Önceleri bunlar bize zor gelse de; nefisler zorlanmalı ve bu mevzuda ikna edilmelidir. Nasıl ki Efendimiz (sav),“Ağlayın, eğer ağlayamıyorsanız kendinizi ağlamaya zorlayın” buyurarak bizleri ikinci bir fıtrat kazanmaya teşvik ediyor ve bunun yolunu gösteriyor. Öyle de, cemaatleri sevin, sevemiyorsanız kendinizi sevmeye zorlayın. Böyle bir görünme şekline ısrarla devam ederseniz birgün bütün cemaatleri hakikaten sevmeğe başlarsınız. Evet, temrinler uzun süreli olursa mutlaka bizde ikinci bir fıtrat meydana getirir. Zaten İslâm’ın gaye ve hedefi de insanda böyle ikinci bir fıtrat meydana getirmek değil midir?

 

Kişinin Kendine Şefaati

Kişinin kendine şefaati, ancak herhangi bir şahs-ı manevîye bağlılıkla mümkündür. Şahs-ı manevîye bağlılık ise ferdin kendini cemaatta eritip onunla bütünleşmesi demektir. Cemaat ise, aynı düşünce, ideal ve mefkurede birleşen ferdlerden meydana gelen topluluktur. Ve işte bu özelliktir ki, cemaatı diğer kitle ve yığınlardan ayırır.

Cemaat olma, kollektif şuura ulaşmakla elde edilir. Kollektif şuur, ferdi kendi yapısı içinde eritir ve onu çok buudlarından bir buud haline getirir ve artık orada mutlak ferd yoktur, cemaat vardır. Ferd cemaatleşmiş, cemaat de âdetâ tek bir ferd olmuştur. Böyle bir atmosferde yapılan ibadetler bütünüyle aynı havza akmaktadır. Böyle olunca da cemaatin şahs-ı manevîsi, manevî mertebelerde hızlı ve bir gider tâ zirvelere yükselir. Hiçbir ferdî ibadet kişiyi bu zirvelere bu kadar kısa zamanda yükseltemez.

Cemaat özünü, keyfiyet plânında koruduğu sürece de hep yükselir. Öyle ki, bâzen bir cemaat gavsiyet ve kutbiyeti bile temsil eder. Hattâ bâzen şahs-ı manevînin ulaştığı bu nokta, yanlışlıkla, cemaati temsil eden kişiye izafe edildiği de olur ki, bu da bir içtihad hatasıdır. Güzel gören, güzel düşünen temiz insanların vicdanları bir hakikati doğru sezmişlerdir ama, tevilde yanılma vardır. Ne var ki bu tür yanılmalarda günah yoktur ve hüsn-ü zan sahipleri bu yanılmaları yüzünden mesul de tutulmazlar. Ancak ifrata kaçmamak ön şartıyla.

Bir cemaat, kutbiyet ve gavsiyeti temsil makamına yükselince, şefaat dairesi de o seviyede genişler ve bazen bütün cemaat ferdlerini içine alır. Durum böyle olunca da, cemaat kendi uzuvları olan ferdlere şefaat etmiş sayılır. Evet, bu bir yönüyle ferdlerin kendilerine şefaat etmeleri demektir.

Velâyetin “şahs-ı manevî”yle temsil edilmesi hem en kestirme hem de en garantili yoldur. Zira ortada, ferdi kendini beğenmeye sevkedecek bir durum yoktur. Elde edilen makam şahs-ı manevîye aittir. Dolayısıyla da ferd, nefsini gurura sürükleyici her türlü engel ve engebelerden korunmuş demektir.

Diğer taraftan günümüzde hiçbir ferdin tek başına böyle makamları kazanması mümkün değildir. Evet, bizler ancak şahs-ı manevîye intisapla zirveleri yakalayabiliriz.

Cemaatin kurbiyet, kutbiyet ve gavsiyeti temsil edebilmesi için de elbet bazı şartlar vardır. Bu şartları şöyle sıralamak mümkündür;

1- Cemaat ferdleri birbiriyle çok sıkı irtibat içinde olmalıdır.

2- Herkes aynı güzel duygu ve düşüncelerle dopdolu bulunmalıdır.

3- İbadet, evrad ü ezkar ve kulluğun her çeşidi üzerinde kemal-i hassasiyetle durulmalıdır.

 

Sohbetteki İnsibağ

Bir dostun şöyle bir itirafına şahid oldum; diyordu ki: Merhum Necip Fazıl’ın yanına tam on sene gidip geldim. Her gidişimde söylediği şeyler benim için ona ait eserleri birkaç defa daha bitirmekten faydalı oldu.

Evet huzurda bulunmak çok önemlidir; ancak huzurunda bulunulan zata göre insibağ farklılık arzeder. Büyüklerin kendilerine göre birer atmosferleri vardır. İnsan o atmosfer içine girdiğinde ayrı bir iklime, ayrı bir buuda ulaşmış gibi olur.

Sohbetindeki insibağ açısından en büyük zirveyi Efendimiz tutmuştur. Onun içindir ki, onun sohbetiyle yetişmiş sahabeye bir başkasının sohbet halkasında yetişenlerin ulaşması mümkün değildir.

 

Cemaatin Tarifi

Aynı duygu, aynı düşünce, aynı ideal, aynı gaye ve ülkü etrafında birleşen ve hayatlarını bu birleşme çizgisine göre programlayan ferdlerden meydana gelmiş topluluğa cemaat denir. Bu tarif içine girmeyen kitleler ise, ya ne yaptığını bilmeyen yığınlar ya da bir işportacı etrafına toplanmış kalabalıklar gibi bir meraklılar topluğudur. Ve tabiî, ancak bir cemaat şuuruyla üstesinden gelinebilecek mes’eleleri, bu kabil yığınların veya meraklıların yüklenmiş olması ise, kelimenin tam mânâsıyla bir talihsizliktir.

 

Cemaatteki Bereket

İslâmî cemaatlerden herhangi birine dahil her ferd, manevî bir şirketin üyesi demektir. Dolayısıyla onun her ameli, Cenâb-ı Hakk’a böyle bir şirkete üye olmanın bütün avantajlarını haizdir. Yani ferd, bu konumu ile cemaate ait bütün sevaplara iştirak etmiş olur. Onun ferdiyette kaldığı husus sadece günahlardır. Zira günahlar kesiftirler; başkasına yansımazlar. Halbuki sevaplar nuranîdirler; başkalarına da yansırlar. Böyle bir neticeyi elde etmek, ferdî amelle mümkün olmaz. Ancak, bu neticeyi elde etmek için de kişinin, cemaat şuuru adına ciddi bir niyet safveti taşıması şarttır. İnsan bu şuur ve onun pratiğe dökülmesiyle, mütenahî (sınırlı) imkânlarıyla nâmütenahîyi (sınırsızı) yakalar. Evet sonsuzu yakalama ancak sonsuz ibadetle mümkündür. Ferdî plânda bunu elde etmeye kimsenin gücü yetmez. Öyleyse cemaatle gelen bu bereketin kıymet ve değeri çok iyi bilinmelidir. Bu İlâhî bir nimettir ve kendi cinsinden şükür ister. Bu işin şükrü ise daima cemaat çizgisinde kalmaya gayret sarfetmektir.

 

İç Fethi

Bazı gençler benden şehid olmaları adına duâ istiyorlar. Fakir, böyle gözüpek bu gençlere, öncelikle şunları söylüyorum:

Evvela içinizi fethedin. İçinizde, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına karşı en küçük küskünlük kalmasın. Zira O’nun icraatının dokunulmazlığı vardır. Öyle hâdiseler olur ki, onları mücerred imanla aşmak mümkün olamayabilir. İşte o zaman kadere rıza kurtarıcı bir simit olur. İmân başkadır, rıza başkadır. Evet kadere rıza, sırlı ve derin bir mes’eledir.

Efendimiz (sav)’in nurlu beyanları içinde kadere rızanın ilk belirtisi sabırdır. Sabır ise, hadislerde “İlk toslama anında olandır” diye formüle edilmiştir. İşte bu mantıkla davranılmalıdır ki, içinizde esen isyan fırtınalarını zabt u rabt altına almamız mümkün olabilsin. İçini bu şekilde fethedememiş insanlardan dış fethi beklemek beyhudedir.

Sizler şehidlik istiyorsunuz. Niyetinizde samimi iseniz, yatağınızda ölseniz dahi şehidlik sevabını kazanırsınız. Niyetin samimi olması ise yine iç fethine bağlıdır. Onun için sizlere ilk ve son tavsiyem iç fetihdir.