En Sağlam Sığınak
İnsan, hayatının
her ânını ilgilendiren İslâmî emirleri yaşaya yaşaya kendine mal etmelidir. Bu
nokta yakalandığı takdirde kötü huylar o insanda fazla barınamazlar.
Ferdin, yakalaması
gereken bu nokta, cemâat için de, cemiyet ve millet için de aynen geçerlidir.
Kötü huylardan arınmış ferdlerden meydana gelen bir cemiyette kötü niyetliler
barınamaz. Bu sebeple, ibadet ü tâata, evrâd ü ezkâra çok ehemmiyet
verilmelidir. Çünkü ibadet ü tâat, bizi şerlilerin şerrinden muhâfaza ettiği
gibi, böyle bir hassasiyeti içimizde kötülüklerin ve kötü insanların, hatta
yabancı zihniyet ve yabancı düşüncelerin kök salıp gelişmesine izin vermez.
İbadet ü tâat, bu yönüyle insan ve toplum hayatı için en büyük sığınaktır.
Kaldı ki, iman ve ibadetin, aksine ihtimal verdirmeyecek şekilde insanın rûhunu
sarması ve bütün dünyasını kuşatması için de yine temrinât şarttır.
Hizmete Ait
Sırları Fâş Etmenin Hükmü
Fıkıh
kitaplarında, “Zinaya zorlanan kimsenin zina etmesine cevaz yoktur. Zorda kalan
kimse ise, diliyle Allah’ı inkâr edebilir” hükmü yer alır.
Zinada kul hakkı
bahis mevzûudur ve kul, hakkını helâl etmedikçe, bu günahtan kurtulmak mümkün
değildir. Aynı mevzûda İbn-i Âbidin, “Birisi Efendimiz (sav)’i -hâşâ- tezyif
etse ve sonra da tevbe etse, yaptığı bu tevbe kabûl olmaz” der. Neden? Çünkü,
hakkını helâl edecek şahıs artık ortada yoktur.
Hizmette,
Efendimiz (sav)’den bu yana gelmiş geçmiş bütün müslümanların ve ayrıca
Kıyâmet’e kadar gelecek bütün mü’minlerin hakkı bahis mevzûudur. O halde, böyle
bir da’vânın aleyhinde olabilecek şekilde düşman cepheye koz vermek, altından
kalkılmaz bir vebal olsa gerek.
Kulluk Şuuru
Sırat’ı geçinceye
kadar kulluk şuurunu korumak ve buna mânî olacak her şeyden; yılandan, çiyandan
kaçar gibi kaçmak lâzımdır.
Diyelim ki,
hizmet için bir yere giderken, aklımıza halkın teveccühü veya “hizmet ediyoruz”
gibi nâ-hoş düşünceler geldi. İşte hemen o anda toparlanıp istiğfar etmeli ve
“Aman Allah’ım! Sen hidayet etmeseydin, biz hidayete eremezdik” demeliyiz. Aksi
durumda, belâlar başımıza sağnak sağnak yağsa yeridir. Esâsen, Allah’ın affı
olmasaydı, işimiz bitikti.
“Ben”
Kişi, kendi
içerisinde hep kendi mevcûdiyetini hissettirme duygusuyla yaşıyorsa, bu bir
riyakârlıktır. Yok, bu düşünce aklına bir an gelmiş ve hemen istiğfara
sarılmışsa, o zaman bu, hava boşluğuna maruz kalma gibi birşeydir sayılır ve
ona zarar vermez.
“Ben” diyen
insandan uzaklaşın. “Bu da’vâda benim yerim neresidir?” diyene, “gayyâ” deyin
ve “yerini şimdiye kadar bilmiyorduk ama, şimdi öğrendik” ilâvesiyle suratına
tükürün.
Niçin Hizmet
Etmeliyiz?
1- Her şeyden
önce, biz kuluz ve kulluğun hakkını yerine getirmek için de hizmet etmek
mecbûriyetindeyiz.
2- Emr-i
bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker, günümüzde her zamankinden daha çok
zimmetimize terettüp eden bir farz-ı ayndır.
3- Bize kadar
kusursuz gelen bu hizmeti, bizden sonrakilere aynı şekilde kusursuz, ârızasız
ve noksansız intikal ettirmek sorumluluğu altındayız.
4- Bu yol, başta
Allah Rasûlü (sav) olmak üzere, bütün selef-i sâlihînin yoludur ve bu yolda
yürümek bizim için bir vecîbedir.
5- Mazhar
olduğumuz nimetlere nimetin cinsinden şükürle mukabelede bulunmak da, hizmet
etmeyi gerektirmektedir. Evet hizmet adına, bin bir türlü imkânlar içinde
yüzüyoruz. Bu da’vânın, bizden önce geçen çilekeş temsilcileri, bizim sahip
olduğumuz imkân ve fırsatlara sahip olsalardı, herhalde 25 yıllık işi 10 yıla
sığdırabilirlerdi...
Emr-i Bi’l-Ma’ruf
İyiliği emretme
ve kötülükten sakındırma, yapılış keyfiyeti itibariyle dönem ve şartlara göre
değişkenlik arzetse de, her mü’minin, bütün hayatı boyunca ifa etmesi gereken
bir vazifedir. Bu önemli vazife, Şeriat-ı garrâya göre değil, ancak şeriat-ı
fıtriyeye göre terk edilebilir. Yani, bir zaman gelir, mü’minin eli ve dili ile
ma’rufu emr, münkeri nehyetmesine mânî oldukları gibi, kalbiyle iyiliğe
taraftar olup, kötülüğe tavır alması da engellenirse, işte o zaman
terkedilebilir ki bu da Kıyamet’in artık kopmak üzere olduğunun işaretidir.
Nefer
Din-i mübîn-i İslâm’a
hizmet eden herkes neferdir. Dolayısıyla, bu hizmette askerî disiplin çok
önemlidir. Şeklen asker değiliz ama, rûhen askeriz ve öyle de olmalıyız, hatta
öyle olmak mecbûriyetindeyiz. Bu sebeple, İslâmî hizmetlerde nefer olduğunu
idrak edemeyen ve neferliğe ters tutumlar içine giren herkes, mutlaka, ama
mutlaka bunun cezasını çeker..!
İkaz Tokatları
Zât-ı Ulûhiyet’e
ait olmayan şeylere karşı duyulan alâka ve istek; ayrıca, bazılarının iyi
yönlerini abartarak anlatma, kanâat-i vicdâniyem ve çok tecrübelerimle sâbittir
ki, Rabb’in rızâsının olmadığı amellerdir. Çok müşahede etmişizdir. Bunları
irtikap eden biri, çok geçmeden o çok sevdiği ve meziyetlerini abarttığı
insanın eliyle tokat yemiştir.
Defaatla
görülmüştür ki, birisi için sabahleyin “çok vefalı” desem, o kişi, daha o gün
bitmeden öyle bir hareket yapar ki, koynumda yılan var zannederim. Bir başkası
hakkında, “çok itaatkâr” desem, ilk akşam isyan tokadını ondan yerim.
Hizmet bile olsa,
arzuların içine heves karıştığı takdirde, er veya geç tokadı gelir. Kâfirin
yediği tokat, zulmünün derecesine göre olur. Mü’mine gelince, kimi bir heves
veya kötülüğü plânladığında hemen tokat yer; kimi de fiiliyata döktüğünde tokat
yer. Bu bakımdan, davranışlar güzel ayarlanmalı, kusur yapmamaya çalışmalı ve Zât-ı
Ulûhiyet’in murâdına teslim olunmalıdır.
Gaye ve Vesile
Üzerine
Büyük hedef ve
maksatlara varmada mutlaka bir kısım vesileler olacaktır ve vardır da. Meselâ,
dünya, Hakk’a ulaşmanın vesilelerinden bir tanesidir. Efendimiz (sav), gerçeğe
ulaşmada gâye seviyesinde kudsî bir vesiledir. Kur’ân, İlâhî maksatların
tahakkuku için bir başka vesile olup, Allah, onunla gerçeğin nikabını kaldırmış
ve bize onu ayan-beyan göstermiştir.
Evet, Allah’a
ulaşmada Kur’ân ve Efendimiz de birer vesiledir. Fakat bunlar öyle vesilelerdir
ki, eğer caiz olsa, karşılarında rükû eder ve secdeye kapanırız. Niye
kapanmayalım ki, annemiz ve babamız, sadece ruhlar aleminden şu cismânî âleme
çıkmamıza vesile oldukları için, Allah bizi kendilerine “Öf!” bile demekten
men’ etmektedir. Halbûki Efendimiz (sav), bizi, cismaniyetimizin altında kalıp
ezilmekten kurtarıp ruh ve kalbin hayat seviyesine çıkma yollarını göstermiş ve
Rabbimiz’e giden yolu açmıştır.
Öte yandan, bir
gün semâlara merdiven dayayıp yıldızları yerlerinden sökecek hale gelsek bile,
istihdam olunduğumuz hizmet de bir vesiledir. Vicdanlarda ma’rifet-i İlâhî
düşüncesini uyarma ve insanımızı, inanılması gerekli olan şeylere inandırma
adına koyulduğumuz bu hizmette hedefimiz, marifet-i İlâhî, muhabbet-i İlâhî,
zevk-i rûhanî ve rıza-i İlâhî’dir. Hizmet deyip -Allah korusun- esas gayeyi
unutur, kendimize karşı yabancılaşır ve vesileye takılıp kalırsak, o takdirde,
kazanma kuşağında kaybediyoruz demektir. Bu ise, afetlerin en büyüğüdür.
Meşreb
Ayrılıklarına Nasıl Bakmalı
Her insan,
fıtratında taşıdığı isti’dat ve kabiliyetler açısından başkalarından farklıdır.
Ashâb-ı Kiram’dan misâl verecek olursak, meselâ Halid bir asker ve dâhî bir
kumandandı. Ebû Hureyre, bir ilim aşığıydı. Allah Rasûlü (sav), hiçbir zaman bu
farklı fıtrat ve kabiliyetleri, bire ircâ gibi, neticesi sıfır olacak bir işe
girişmemiş, bunun yerine, herkesi kendi kabiliyetine göre değerlendirmiş ve
Hâlid’e tebliğ vazifesi vermediği gibi, Ebû Hureyre’yi de kumandanlığa
getirmemişti.
Bu gerçekler
karşısında, günümüzde İslâm’a hizmet eden cemaatler, yolunu, mihrabını bulmuş
insanları kendi zeminlerinde değerlendirmeye bakmalıdırlar. Zaten herkes, İlâhî
takdirin kendisine verdiği fıtrat ve isti’dada uygun bir cemâatin içinde
bulunuyor. Kaldı ki, şahıslar da, beldeler de, böyle farklı yaklaşım ve farklı
tarzdaki İslâmî hizmetlerin her birine muhtaçtır.
Öte yandan,
insanları bağlı bulundukları anlayış ve zihniyetten koparmak, psikolojik
gerçeklere de terstir. Hele bu hususta yapılacak her baskı, bulunulacak her
isnad ve atılacak her iftira, maksadın aksiyle netice verir ve hem ferdî, hem
içtimaî hayatta müslümanlık adına kapanması imkânsız yaralar açar. Allah için,
ittifak edemiyorsak bile, hiç olmazsa daha fazla ihtilâf ve iftiraklara sebep
olmamalıyız.
Başarıya Giden Yol
Efendimiz’in
(sav) zuhûrunda, yalnızca kendi kavim ve kabilesi değil, devrin süper güçleri
de İslâmiyet’i yakından takip ediyorlardı. Hem Roma, hem de Sasanîler, İslâm’ın
yayılmasının önünü almak için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlardı.
O ilk dönemdeki
küçük İslâm Cemaati, bugün bizim sahip olduğumuz şeylerin çoğuna sahip değildi.
Öyle büyük servetleri de yoktu. Ama, sahip oldukları bir şey vardı ki, onunla
herşey aşılabilirdi. O şey Allah ve Rasûlü’nü hoşnut edecek bir hayat yaşama
dert ve ızdıraplarıydı. İşte bu hâlis istek ve ızdırapları sebebiyledir ki,
Allah kendilerini muvaffak kıldı. Şimdi, aynı yolu takip etme sırası yeni bir
tarih yazmak isteyenlerde.
Kaybetme
Noktaları
İnsanın
ehlullah’a (Allah dostları) bakışında, onların her günkü halleri onun gözüne
perde ayağına da bağ olmamalıdır. Evet, insan için çok kaybedecek noktalar ve
çok yanılacak hususlar vardır ki, farkına varılmadan içine girilmiş olur.
Biz her zaman
imtihandayız. Bilmem ki Efendimiz (sav) devrinde olsaydık, durumumuzu ayarlayabilecek
miydik? O’nun pazarda herhangi bir insan gibi alış-veriş yapması, aynı anda
nikâhının altında birkaç kadının bulunması, namaza duracakken “Siz hele durun
ben bir gusül abdesti alıp geleyim” demesi gibi şeyler, bazı kimselerin O’na
karşı olan bakışını değiştirmeyecek miydi? Ah altın çağın arslanları, meğer siz
ne teslimiyet erleriymişsiniz?
Evet, işte bunlar
hep birer imtihan vesilesidir. Eğer Hakikat-ı Ahmediye’yi bu zaviyeden temâşâya
kalkarsak, onu gerçek enginliğiyle göremeyiz. O’nu bir tavus gibi göklerde
pervaz ederken göreceğimiz yerde, kalkar, insanlara imam olması itibariyle
beşeriyetin gereği bir kısım noktalara takılırsak kaybederiz. Ebû Cehil aptal
bir insan değildi fakat, her mes’eleye böyle kendi zaviyesinden baktığı için
önündeki imtihan barajlarını aşamamıştı.
Ayrı bir misal
daha arzedelim: Tasavvufta, sâliki disipline edecek ve seyr-i sülûkta faydalı
olacak çileler vs. vardır. Meselâ, diyelim ki salikten, önce 500 “Lâ ilâhe
illallah” demesi istendi. Şimdi bu insan kalkar da bunun kaynağı var mı, niye
500 tane diye itiraz ederse, kendine takılır kalır ve dolayısıyla da kaybeder.
Evet, insanın
gözü ötelere açık olmalı ki görebilsin. Halbuki biz, bütün bütün olmasa bile
bir ölçüde mâneviyata kapalıyız. Bu itibarla, bunların birer imtihan ve
kaybetme noktaları olduğunu çok iyi bilemeyebiliriz.
Kayma
Noktalarından Gıybet
Kitap ve sünnetin
ona karşı onca tahşidatı, dinî, millî ve içtimaî onca zararlarına rağmen,
günümüzün müslümanlarının bir türlü önemsemediği gıybet, öyle bir ruh hastalığıdır
ki, şayet şimdilerde önü alınmazsa, ileride topluma yüzlerce zina ve yüzlerce
ribanın günahını birden işletebilir.
Bir de bu iş,
basın-yayın yoluyla yapılıp, milyonlara mal ediliyor, milyonlar ona şahid tutuluyorsa,
bu dalâleti irtikap edenlerin dünya-ukba felaketleri bir yana, topyekün
milletin ciddi sarsıntılara maruz kalması kaçınılmaz olacaktır.
Evet, sahib-i
şeriat aleyhinde olan birşeyi söylemeye gıybet demiş ve onu mahremi ile zina
etme kadar büyük günah saymıştır. O halde, bizim aklımız, fikrimiz ölçü
olmadığına ve olamayacağına göre, bizim için takdir edilen bu ölçüler içinde
hayatımızı idame ettirme mecburiyetindeyiz.
Bu konuda önemli
bir kayma noktası ise şu: Bazıları sözde gıybetten kaçınıyor görünerek,
arkadaşları hakkında “Daha neleri var neleri. Ama gıybet olur diye korkuyor ve
hepsini söylemiyorum.” Bu söz, o kasdettiği şeyleri söylemekten çok daha büyük
bir gıybettir. Çünkü müphem bir isnad, sarih bin iftiradan daha büyüktür. Zira
muhatabın aklına, acaba: Livata mı, zina mı, içki mi, kumar mı... vs. gibi
şeylerin hepsi birden gelebilir. Böylece hem ikili münasebetler, hem de içtimaî
salah zedelenir. Evet, böyle diyeceğine, o zatın 100 tane günahını açık-açık
söyleseydi, her halde sözleri, akla gelebilecek şeylere sınır teşkil etmesi
bakımından daha ehven olurdu...
Bence prensip
kararına varmalı.. hatta: “Ağzımdan gıybet adına bir söz çıkarsa, 3 ay muttasıl
oruç tutacağım” demeli. Ve gıybete giden yolları baştan kapamalı. Ben bir kerre
böyle birşey demiş ve neticede 3 ay oruç tutmuştum. Belki, muaccel ceza diye
vasıflandırabileceğimiz böyle bir amel ile nefis intibaha gelir, sonrasında
aklın hakim, nefsin mahkum olması sağlanabilir. Kimbilir belki de bunun sonunda
gıybet etmemeyi Rabbim fıtratımızın bir parçası haline getirir...
Şehidlik Talebi
Bence mutlak
ma’nâda şehidlik talebinde bulunulmamalıdır. Zira onda, bir ölçüde vazifeden
kaçma ve cennete ulaşma vardır. Zira Efendimizin bir beyanına göre, kılıçla
kolunuz kopsa, kelleniz gitse pire ısırması kadar ancak acı duyarsınız. Sonra
da âlâ-yı illiyîne ulaşırsınız. Ama bence ölçü bu olmamalı. Çünkü şehidlik çok
önemli şeylere bağlanmadan, doğrudan doğruya istenecek birşey değildir. Kaldı
ki hakkımızda hayırlı olanın da bu olduğunu bilmiyoruz. Ya bu değil de,
değirmen taşları arasından geçen buğday taneleri gibi ellibin defa öğütülmek
hakkımızda daha hayırlı ise... O halde bunu baştan kabullenmenin verdiği bir
niyet ile Allah’a şöyle yalvarmalı: “Allahım! Rızan istikametinde bana
lütfedeceğin herşeyimle -canımla, malımla, ilmimle...- daima yakinimi artırarak
ihlas ve samimiyetle yolunda î’lâ-yı kelimetullah yapmak üzere mücahede azmi ve
mücadele gücü ver. Ve beni bir lahza bu yoldan alıkoyma!. Eğer Allahım, bu işin
kâmilane noktalanması şehadet ile olacaksa, onu da bana lütfeyle ve bunu benden
esirgeme Allahım!”
Evet, şehadet
talebini dengeli bir düşünce içinde ele alacak olursak yani ömrümüzü kitap,
sünnet, akıl, mantık, muhakeme blokajına oturtarak neticeye varmak istiyorsak
böyle duâ etmeliyiz. Sahabe-i kiramın delicesine şehadet isteyenlerine ne
demeli derseniz, haşa bu değerlendirmedeki mülahazalardan müberrâdır. Ancak
onların bu türlü bir şehadet talebinde:
1) Allah Rasûlüne
verdikleri sözü bihakkın yerine getirme gayreti,
2) Ölüm arzusu,
yani ölüm ile Allah ve Rasûlünün vaad ettiği o Cennet’e, Havz’a, Rıdvan’a bir
an önce kavuşma arzusu,
3) Cahiliyye
döneminde işlemiş oldukları amellere -ki müslüman olduktan sonra, onlardan
muaheze olmayacağı vaadine rağmen- keffaret arama mülahazaları olabilir.
Zinhar Duâdan Dûr
Olmayın
Duâdan hiçbir
zaman dûr olmayın. Yapamadığınızda “Biz bugün büyük bir işi ihmal ettik” diye
mutlaka hayıflanın. Ben hergün iki şeyi duâlarımda zikrederim:
1. Şeytanî
ruhların helâkini ki, o konuda şöyle derim: “Allah’ım Âlem-i İslâm’ı bölmek,
parçalamak ve yutmak için plân yapanların plânlarını başlarına geçir. Senin ve
dininin düşmanlarını kendileriyle meşgul et ve onları bibirlerine düşür.”
2. Müslümanların
muhafazasına ki onun için de şöyle derim: “Allah’ım! İslâm’ı ve müslümanları
güçlendir, koru.” Hatta isimlerini zikrederek şu şekilde duâ ettiğim de
olur:“Allah’ım Bosna-Hersek, Abhazya, Karabağ, Orta Asya, Türkiye’deki... vs.
kısaca bütün alemdeki müslümanları şerirlerin şerlerinden muhafaza eyle.”
Çünkü
düşmanlarımızla aramızda kuvvet dengesi yoktur. Bundan dolayıdır ki esbab bil
külliye sukut etmiş gibi duâ etmemiz gerekmektedir. Din adına ızdırap, büyük
bir gayret istemediği halde büyük bir cihaddır. Biz de çevremizi, din adına bu
ızdırapla mutlak şuurlandırmalıyız. Zira bu hususta ne kadar çok kalp titrerse
Arş-ı Rahmette o kadar süratli kabul görür.
Bir Muhasebe
Misali
1. İbadetleri
samimi olarak yapmak.
2. Allah’a karşı
yaptığı ibadetlerin en şuurlusunu eksik bulmak.
3. İnsanlar
karşısında kendisini hor ve hakir görmek; hem o kadar hor ve hakir görmek ki,
sadece kâfir olmadığından dolayı oturup kalkıp Allah’a şükretmelidir.
Bediüzzaman Hazretleri, “Mecmuatü’l-Ahzab”ta büyük zatlara ait “En şaki kulum”
denilen yerleri “Senin lütfun olmazsa” şeklinde düzeltmiştir. Zannederim bu
husus, büyük zatların nefis muhasebesini gösterme açısından önemli bir misal
teşkil etmektedir.
4. Güzel konuşan
ve zâhiren iyi bir yaşantısı olanlar umumiyetle halk nazarında hüsn-ü zanna
mazhar olurlar. Bu durumlarda insanın, kendini birşey olmadığına inandırması
çok önemlidir. Aksi takdirde insan, kendini birşey oldum zannedebilir ki bu da
büyük bir tehlike demektir. Büyük veliler bile bu konuda hep korkmuş ve
titremişlerdir. İnsan Hz. Şuayp gibi hutbe irad etse bile kendi iç mülahazası
şöyle olmalıdır: “Lafızperestlik yaptım, insanları kelimelerle, cümlelerle
aldattım.”
Sıraladığımız bu
hususlar, takılıp kaldığımız ve kaybettiğimiz noktalardır. Bugün Allah (cc)
bize büyük vazifeler gördürüyor olabilir. Fakat, böyle bile olsa, bize düşen
vazife ve sorumluluk şudur: Kafamızı her zaman muhasebe ile meşgul etmek ve en
güzel yaptığımız işlerde bile bir bit yeniği var olduğunu düşünmek.. Evet,
halkın içinde ağlayıp sızlayan, gözyaşlarıyla namaz kılan bir insanın, Rabbiyle
başbaşa kaldığı anları da böyle değilse, onun bu halinde, değil bit yeniği,
akrep yeniği var demektir.
Zaman Cemaat
Zamanıdır
Cemaat, ahir
zamanın eritici ve öğütücü dalgalarına karşı koruyucu bir sed ve siperdir. Ferdî
yaşanan bir müslümanlıkta, pek çok yanlışlıkların olma ihtimaline karşılık,
cemaatleşmede bu ihtimal daha azdır. Ayrıca ferdî yaşayanlar cemaate açılan ve
lütfedilen nuranî atmosfer ve iklimlerden mahrumdurlar.
Cemaatte müşterek
hareket vardır ve olmalıdır. Ve yine cemaatte istikamet ve isabet şansı daha
fazladır. Zira, bir yanda elli-yüz insanın düşünce muhassalası, diğer yanda da,
dâhi bile olsa, tek başına bir insanın karihası; evet, kıyas bile edilemez. Bu
sebepledir ki Allah (cc) cemaat ile beraberdir.
İddialı Olmama
Soru: Bir
insanın: “Ben şu makama geldiğimde şöyle yaparım, böyle yaparım” demesi uygun
mudur?
Cevap: Benlik ve
enaniyet kokması açısından bana bu türlü ifadeler fevkalade sakil geliyor. Zira
bizim sahip olduğumuz bütün güzel hasletler Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. Bizler o
nimetlere ancak birer uğrak olabiliriz. Eğer, varsa birtakım hasletlerimiz,
meziyetlerimiz, kabiliyetlerimiz bunları ancak “tahdis-i nimet” zâviyesinden
yâdetmeli ve kendimizi, bu güzelliklerin teşhir edilmesine birer vesile ve
vasıta görmeliyiz.
Ayrıca, bazı
makam ve mertebelerde hizmet etmesi muhtemel insanların, daha o seviyelere
gelmeden “şöyle yapacağım, böyle yapacağım” şeklinde konuşmaları, hiç de
akıllıca bir davranış değildir. Kaldı ki, Cenâb-ı Hakk ona, o imkanları verirse
ve müsaade ederse acaba söylediklerini yapabilecek mi? Bunu da unutmamak, hatta
kat’iyen hatırdan çıkarmamak lazımdır.
Ahiretin
İstismarı
Soru: “Hizmet
dairesine dünyayı talep ederek girme” nasıl değerlendirilir?
Cevap: Bu hal
ahireti istismar etmek gibi birşey demektir. Bu, sadece işleriniz iyi gitsin
diye hizmet edeceksiniz veya işleriniz iyi gittikçe hizmet edeceksiniz
ma’nâsına gelir. Pekâlâ, işleriniz kötü giderse hizmet etmeyecek misiniz? Kaldı
ki fevkalâde hizmet eden insanların da bazen işleri kötü gidebilir. Bu bir
imtihandır. Bazıları “Şunu yaptım, bunu yaptım, şu kadar verdim. Duâ edin de
işlerim iyi gitsin” derler. Bu da yakışıksız bir yaklaşımdır. Halbuki eğer
istismar edilecek bir şey varsa o da ahiret adına dünya olmalıdır.
Hediye Mes’elesi
Rasûlullah (sav)
zekat toplama işinde birini vazfilendirmişti. Bu zâta gittiği yerlerde bazı
hediyeler verildi. Vazifeden dönünce: “Bunlar zekat olarak verilenler, bunlar
da bana hediye edilenlerdir” deyince, Rasûlullah (sav) celallenerek minbere
çıkıp Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra şunları söyledi: “Ben sizden
birinizi Allah’ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ediyorum. Sonra o da
geliyor: ‘Bunlar zekat olarak verilenler, bunlar da bana hediye
edilenlerdir’diyor. Bu adam -eğer doğru sözlüyse- babasının veya anasının
evinde otursaydı da, hediyesi ayağına gelseydi ya! Vallahi sizden kim haksız
birşey alırsa mutlaka onu boynunda taşıyarak, haşrolacaktır.. şayet aldığı şey
deve ve sığır ise böğürerek, koyun ise meleyerek kıyamet gününde Allah’ın
huzuruna gelecektir” buyurdu. Sonrada Allah Rasûlü (sav) koltuk altlarının
beyazlığı görünecek kadar ellerini kaldırdı ve “Allah’ım tebliğ ettim mi?”
şeklindeki duâsını üç defa tekrar etti. (Ebu Davud, Kitabu’l-Haraç 11)
Günümüzde de
şahs-ı manevînin fazilet ve meziyetlerinden dolayı şahsımıza ve cemaatimize
teveccühlerin olması normaldir. Ve bundan dolayıdır ki bazı arkadaşlarımıza
birtakım hediyeler takdim edilebilir. Bu da normaldir. Fakat burada dikkat
edilmesi gereken birkaç husus vardır ki, üzerinde durulmaya değer!
Evvelâ, gelen
hediyeleri kişinin, şahsına aitmiş gibi alması, yukarıda mealini arzettiğim
hadîse göre mezmumdur.
Bu mes’eleyi
biraz daha açacak olursak: Bizler, birer zekat memuru gibi hizmet adına,
esnafın arasında dolaşıp, onları ikna ederek paralarını alabiliriz. Bir de
herhangi bir insan gibi gittiğimizde, yine aynı şekilde paralarını verirler mi
acaba? “Sizlere kamil ma’nâda yardımcı olamıyoruz” deyip özür dilerler mi?
Demek ki onlar yaptıklarını şahs-ı manevînin hatırı için yapıyorlar. Bizlere
itimad edip, hizmet adına paralarını emanet ediyorlar.
Mes’eleyi kendi
açımdan ele alacak olursam, şöyle bir mülâhaza yerinde olur kanaatindeyim: Eğer
ben, köyde otursaydım bugün bana getirilen hediyeler yine gelir miydi?
Gelmezdi. Bunun içindir ki ben, kabul adına and verdirilerek bana gelen şeyleri
başkalarına dağıtıyorum. Sizler de öyle yapmalısınız.
Ebedî Ölüm
Küfre meyil, içte
inkara karşı olması gereken gerilimi zamanla öldürür. Günümüz insanlarının bu
vartadan kurtulamamalarının bir sebebi de çokça ateistlerle
düşüp-kalkmalarıdır. Bu suretle çokları sürekli yara-bere içinde kalır ve bir
türlü iman ufkuna açılamazlar. Tıpkı Abdullah b. Ubey b. Selul gibi. O da Mekke
müşrikleriyle olan münasabetlerini devam ettirdiği için, Efendimize karşı olan
nifakını bir türlü aşamadı.. aşamadı da Kur’ân-ı Kerîm onun için “Ebedî öldü”
hükmünü verdi.
Zihniyet
Mes’elesi
Günümüz
insanları, içinde bulundukları cemiyetin yaşantısına karşı ülfet içindeler.
Bundan dolayı bizim duygu, düşünce ve davranışlarımızı yadırgayıp “Sizin ne
işinize milletin imanını kurtarmak” , “Ye aşını, kıl beşini” demek suretiyle
kayıtsızlık ve milletin dertlerine karşı alakasızlık ifade eden sözler
sarfediyorlar.
Efendimize ve
O’nun güzide ashabına da aynı tabirlerle hitab edilmişti.
Eğer bu
memlekette dine, imana hizmet adına, sadece beş vakit namaz kılan insanlar
olsaydı, boy hedefi de onlar olacaktı. Şimdi sadece beş vakit namaz kılanları
saf ve masum, bizleri de sert insanlar olarak nitelendiriyorlar. Onlara göre saf
müslüman: İstediği zaman namaz kılan, istediği zaman içki içen insan demektir.
Aslında bu telakki saf müslümanlığa da bir lekedir.
Allah Bizi İnsan
Eyleye
Alvar İmamı
cezbeye gelince, o ürperten sesiyle “Allah bizi insan eyleye” derdi. Bu dileğiyle
merhum, herhalde insan-ı kamil olmayı murad ediyordu.
İnsan-ı kamil
olmak, insanî değerlerin bulunması, elde edilmesi sonra da onların
muhafazasıyla mümkün olur. Zira insan, insanî duygular, latifeler, hisler....vs.
ile bilkuvve insandır. Fakat bu potansiyel değerleri bir tohumu toprağın
bağrına gömüp, neşv u nemasını sağladığı gibi, hayatını da Allah’ın değer
verdiği şeylerle yeşertmesi ve sonra da bu değerleri koruması lazımdır ki
“Onlar hayvan gibidir, belki hayvandan da aşağı” (A’raf, 7/179) nazım-ı
celiline masadak olmasınlar.
Efendimiz
(sav)’in, namazdaki davranışlarımız hakkında buyurduğu şu mübarek sözler bu
hakikati ne kadar güzel ifade eder: “Kollarınızı köpekler gibi yere sermeyin”,
“İmamdan önce başını secdeden kaldıran biri, yüzünün eşek şekline
çevrileceğinden korkmuyor mu?”, “Secdeyi tavuk ve horozların yem gagaladığı
gibi yapmayın.” İşte Allah Rasûlü (sav) bu sözleriyle insanın, hususiyle de
namazda, insanlığını sergilemesi gerektiğini ifade etmektedir. Zaten, insanın
insan-ı kamil olmayı yakalaması da ancak, ibadet ve ubudiyetle mümkündür. Yine
insanın Muhammedî Ruhu, İlâhî Ahlak’ı bulması ve o ahlâkı insanda fıtrat ve
tabiat haline getirilmesi de ancak ibadet ve ubudiyet gerçekleşebilir.
Evet, insan
kulluğu terk ettiği ölçüde hayvanlığa yaklaşır, kendisi için hazırlanan
makamdan ve takdir ölçülerinden aşağıya düşer. Hasılı, insanî tavır, insanın
Allah ile olan münasebetleri içinde aranmalıdır. Efendimizin “Allah sizin
cisimlerinize ve suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar”
nur-efşan beyanı, bu hükme işaret eder. İşte Alvar İmamı da “Allah bizi insan
eyleye” derken herhalde bu ma’nâyı kasdediyordu.
Şerare
İmam Şa’ranî’nin
ifadesine göre, mü’min, namazsız, niyazsız bir insanın yanına -Hakk ve hakikatı
anlatma düşüncesinin dışında- oturursa, onun ifraz ettiği menfi şerarelerden
dolayı, latifeleri söner, zihnî ve rûhî velûdiyetini, Allah (cc) ile olan
konsantrasyonunu kaybeder. Yani, hareket, tavır ve davranışlarında hayırdan,
bereketten uzaklaşır.
Hizmet
Prensiplerini Tartışma
Soru: Hizmet
prensipleri tartışılabilir mi?
Cevap: Evvela
hizmet denilince ne anlaşılıyor ve ne anlaşılmalıdır; bunun sınırlarının net
bir şekilde tesbit edilmesi lazımdır.
Hizmet; içinde
yaşadığımız zaman diliminin tarz-ı telakkisi göz önüne alınarak, Kur’ânî
çizgide, hiç kimseyle çatışmaya ve sürtüşmeye girmeden, makul, mantıkî ve
kuvveti dağıtmaksızın, bütün himmeti hal-i hazırdaki durumu değerlendirmeye
sarfederek, en rantabl bir vaziyette îlâ-yı kelimetullah yapmaya denir.
Bu uğurda
mücadele ederken uygulanan prensiplerin bazıları Kur’ân, Sünnet ve İcma
kaynaklıdır. Bunların ise hiçbir surette kritiğe tabi tutulması doğru değildir.
Zira bunlar hakkında aykırı fikir beyan etmek insanı başaşağı getirir. Meselâ:
“Gıybet etmeyiniz” düsturu Kur’ân’ın sarih bir hükmüdür. Kur’ân gıybeti
kardeşinin ölü etini yemeye benzetir. Bu prensibin tartışması ve münakaşası
yapılabilir mi? Yine, “Kardeşleriniz üzerinde faziletfüruşluk nev’inden gıpta
damarlarını tahrik etmeyiniz.” düsturunu ele alalım: Faziletfüruşluk insanı bir
yandan kibre, diğer yandan ucbe sürükler. Ucb ve kibre gelince biri iç, diğeri
de dış hastalıktır. Ve bu iki unsur Efendimiz (sav)’in dilinde şöyle ifadesini
bulur: “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan cennete giremez.” Ucb için de:
“Allahım riyadan sümadan ve ucbdan beni koru” buyurur. O halde bu prensiplerin
de kritik ve tartışması yapılamaz.
Fakat bazı
prensipler vardır ki, fıkhî ifadeyle “müçtehedun fîh”tir. Meselâ, siyasete
girme veya girmeme (ki üstadın hayatında her ikisi de vardır); bir medrese
hocası gibi talebe yetiştirme veya yetiştirmeme. Yani tefsir, fıkıh,
hadis...vs. ilimlerinin öğretilmesiyle meşgul olunması. Evet, bu ve emsali
prensipler, zamana, şartlara bağlı hususlardır ve zamanla değiştirilebilir.
Bunların tartışılabileceğini ifade etmekle anlatmak istediğimiz husus şudur: Bu
prensipler değerlendirmeye tâbi tutulurken, yaşanılan devir, idare, şartlar,
maddî-manevî sahip olunan bütün imkânların hepsi birden göz önünde bulundurulmalıdır.
Zaten böyle câmi bir değerlendirmenin neticesi de ancak böyle çıkar, böyle bir
tartışma zeminine hiç girmemeli... Ve “yapılan hizmetlerdeki isabeti veya
isabetsizliği zaman takdir edecektir” deyip geçmelidir.
Dikkatsizlik mi?
İnsanların başına
gelen bela ve musibetler sadece dikkatsizlikleri yüzünden gelseydi, belaların
en çoğuna nebilerin maruz kalmalarını izah etmek nasıl mümkün olurdu. Zira
onlar, Cenâb-ı Hakk’ın rahle-i tedrisinde terbiye görmüş müstesna varlıklardır.
Onlara dikkatsizlik isnadı büyük bir edepsizlik olur. Bu açıdan konuyla alâkalı
başka hikmetler aramak lazımdır.
Şahısları
İstihdam Etme
İnsanları istiham
adına ele alırken onun zaafları da nazar-ı itibare alınmalıdır. Bu zaaflar
gözardı edilerek, muvakkat his ve heyecanlarla onları istihdam etmek, çok defa
beklenmedik bir anda ümit edilmedik şeylerle karşılaşma demektir. Evet,
hizmetler her zaman fedakârlıklara bina edilmemelidir. Zira insanlar her zaman
fedakâr olamayabilirler. Evet her ferd, “Günde iki-üç saat bedenimi dinlendirmenin
dışında hep Allah için çalışmalıyım” demelidir. Ama bu, yine de o ferdin
inanması ölçüsündedir. Gerek şahısları istihdam ederken, gerekse kendi
değerlendirmelerimizi yaparken, makam, mansıb, korku ve ümitsizliğin devreye
girmesiyle, bütün plan ve tasavvurlarımızın al-üst olduğunu görürürüz.. ve bir
çarkın bozulmasıyla bir fabrika bütün bütün çalışamaz hale geldiği gibi, böyle
bir handikapla da bütün işlerimiz akim kalabilir.
Hatta bütün
bunları hesaba kattığımız halde, yine de karşımıza bir kısım handikaplar
çıkabilir. Ve “Ya Rabbi! Karşımda durdu, başını salladı, güvendim ve vazife
verdim. Sonra anladım ki, bu bir his yanılması imiş. Ne yapayım” der hatamızı
dile getirmeye çalışırız. Peygamber Efendimiz’in (sav) nebîlik firasetinin ayrı
bir buudu da herkesi yerli yerinde istihdam etmesiydi. Öyleyse her mes’ele
peygamberâne bir teenni ve temkinle ele alınmalıdır.
Birisi irşadda
muvaffak olduğu halde, cephede hiç iradesi yoktur. İrşaddaki başarısına bakıp
da cephede vezifelendirirseniz, büyük bir fiyasko ile karşılaşırsınız.
Binaenaleyh, hizmetin selâmeti için insanlar iyi tanınmalı ve sonra istihdam
edilmelidir.
Şımarıklık
Soru: Şımarmada
ne gibi bir tehlike söz konusudur?
Cevap: Şımarmak,
kâfir için o kadar olmasa bile mü’minler için her zaman çok tehlikelidir. Zira
mü’min; Allah’a (cc) intisap yoluna girmekle, mahviyet, tevazu ve Hakk’a
kulluğu seçmiş sayılır. Kâfire gelince o, küfrüyle en büyük şımarıklığı irtikap
ettiği gibi, cezası da mahkeme-i kübraya ve cehenneme bırakılmıştır.
İnsan üveykler
gibi semalarda uçarken bile aczini unutmamalıdır. Şuur, imkân, adelî güç...vs.
gibi şeyleri Allah’ı unutup da kendinden bilirse -öyle veya böyle- bir gün
mutlaka başaşağı gelir. Zira, Allah (cc) imhal eder (mehil verir) ama ihmal
etmez.
Şımarma, bazen
aynı duygu etrafında bir araya gelmiş insanlar için daha da tehlikeli olabilir.
Çünkü onlardaki bu ârızanın başkalarına sirayet etme riski mevcuttur. Bu da,
tıpkı Kâbe’de namaz kılmak gibi kazancı ceremesi ölçüsündedir. Yani onların
sevabı iki-üç kat daha fazladır ama, işlenen günahlar da iki-üç misli fazla
kaydedilir. Evet, insan cemaat içinde çok küçük hatalardan dolayı tokat
yiyebilir. Zira kazanç kuşağında olanlar sık sık uyarılırlar, kalbi ölülere
veya cezası ahirete kalanlara gelince, onlara birşey olmaz. Tabii bunlar da
kendilerine birşey olmamasına üzülmelidirler.
Şımarıklığa
düşmemek için nasıl bir muhasebe yapılmalıdır, denecek olursa; evvela, cismanî
zevk ve heyecanlardan kaçınmak lâzımdır. İnsan hizmete giderken bile
aldanabilir. Kulluk çok zor bir sorumluluktur. Kul, her zaman Rabb karşısında,
vaziyetini şuurlu ve temkinli bir şekilde ayarlı tutamıyorsa, farkına varmadan
bazen küstahlaşabilir. Kul için nefis muhasebesi paratoner gibidir. Gazab
saikaları bunlara çarpar ve kaybolur gider.
Bunun içindir ki,
insanın sık sık kendini kontrol etmesi şarttır. Kalp ibresi her zaman doğruyu
gösteriyor mu? Vicdan sürekli “Allah” diyor mu, demiyor mu? İç muhasebemiz, iç
kontrolümüz var mı yok mu? Tebliğde bulunurken, etrafımızın çemenzara dönmesi
ve anlattıklarımızın tesirini göstermesi karşısında “Hayret! Ben çakıl
saçıyorum çim bitiyor” diyebiliyor muyuz? Hiçbirşey yapmadığımıza, hakikaten
inanabiliyor muyuz? Eğer böyle düşünemiyor, böyle inanmıyorsak, şımarma
kapısını aralamış sayılırız. Neticede de, bir yerlerden herhangi bir tokat
yiyebiliriz. Hele hele bu tokadın O’ndan (cc) geldiğini bilemezsek daha
büyüğüne müstehakız demektir.
Hepimiz insanız
ve bir kısım boşluk ve zaaflarımız olduğu da bir gerçek. Şeytan her an bu
boşlukların birinden içimize sızarak teveccühümüzü bozabilir. Böyle zamanlarda,
şımarmadan hemen Rabb’e dönmeli ve şayet vasıtamızla bir-iki insan istikamete
ermişse “Bu ihsan bana nedendir” demeliyiz.
Hizmet cephesinde
yerimizi korumak çok zordur. Böyle bir mazhariyeti paylaşanlar için daima bir
muhasebe ve iç âlemle yaka-paça olma mecburiyeti vardır. Humudete (sönme) maruz
kalmış ruhlar bu cephede başarılı olamaz ve onlar hep oldukları yerde kalırlar.
Dileyelim ahirete imanlı gitmiş olsunlar.
İç murakabe;
zamanla insanın içinden gelmediği halde, kendini ibadete zorlayıp Allah ile
beraber olmasının neticesidir. Şuur, iç murakebenin şartlarından sadece
birisidir. Ağacın yetişmesi için nasıl su, toprak, güneş vs.. lazımdır; kâmil
insan olmak için de îman, ma’rifet, şuur murakâbe, muhasebe, temkin ve tedbire
ihtiyaç vardır.
İstişare ve
Mesuliyet
Soru: İstişare
yapıldıktan sonra mes’uliyet kalkmış olur mu?
Cevap: İstişare;
ehli ile, sancı ve ızdıraplı ruhlarla ve hizmette, sırtında küfe taşıma
hassasiyeti ile hareket edenlerle yapılırsa mesuliyet de kalkmış olur.
Kendimizi Tenkid
Kendimizi
kontrol, sağlam seyredebilmenin, sağlam iş yapabilmenin en metin te’minatı ve
en güvenilir mesnedidir. Böyle bir kontrol insanın kendi kendini gözden
geçirmesi demektir. Her hamle ve her irtifa bu türlü bir kontrole dayanıyorsa,
ümit verici; geçmişin muhasebesi yapılmadan gösterilen her sa’y ve gayret ise,
bir hüsrân ve inkisar başlangıcıdır.
Ferdin kendi
kametine, cemiyetin de kendi buudlarına göre alabildiğine girift ve komplike
mes’eleleri vardır ve bunlar çok derin ve çok ciddî hesapları gerektirmektedir.
Hesaplaşma çizgisinde bulunan bir ferdin, fazla inhirafları olmayacağı gibi,
hesap üzerine kurulmuş ve yine hesap üzerinde işleyen bir toplumun da, çok
fazla rahatsız edici yanı ve yönü bulunmayacaktır.
Geçmiş, hâle
nisbeten, hâl de, geleceğe nisbeten bir hesap kitabıdır. Hatta bu nokta-i
nazardan, gündüz geceye, yaz kışa, dünya öbür âleme nisbeten birer kitaptırlar.
İnsan bu kitapların yüzünden nikabı kaldırıp, neşredecekleri aydınlıktan
istifade ettiği nisbette, doğru görür, doğru düşünür ve başı yüceliklere erer.
Bu kitaplar ve bunların ihtivâ ettikleri hesaplardan habersiz yaşayanlar ise;
hüsrân görür, hüsrân düşünür ve hüsrânda boğulurlar.
Evet, bazen,
kararın verileceği güne bırakılmış bir hesap, sahibi için sadece hizlan ve
haybet olur. “Keşke kitabım verilmeseydi ve hesap nedir, onu bilmeseydim”
inkisarı içindeki bir teessür ve nedametin, mücrime kazandıracağı hiçbir şey
yoktur.
Hususî ma’nâda
muhasebe, geçmişteki eksiklikleri ve noksanlıkları sezerek, geleceği yaşamaya
koyulmak ve arkada bıraktığı her yanlışlığı bir trafik işareti kabul ederek
yolun doğrusunu görmeye çalışmaktır. Yoksa kaderi tenkid ve Rahmet-i Sonsuz’un
rahmetini ittiham ma’nâsında, hâdiselerden şikâyet ve dert yanma faidesiz bir
ızdırap ve elemdir.
Milletçe, bu
anlayışda bir muhasebeye ne kadar muhtacız.!
İslâm’a Hizmet
Günahlara Keffarettir
İman ve Kur’ân
hizmeti, fedakâr insanlar ister. Bu hususda duyguyu düşünceyi döve döve
inceltmek ve eritmek lâzımdır. İnsan incelip erimelidir ki, hizmet düşüncesine
herhangi bir tortu karışmasın. Karışınca ne olur? Dünya ağırlıklı bir din
ihtiyar etmiş olur zannediyorum. Bu mes’ele çoğumuzun gözünden kaçıyor. Meselâ
baba ister ki, oğlu dine hizmet etsin.. Ama bir işi olsun, hatta evi barkı da
olsun... Ancak, dinini de terketmesin ister. Bu çok masum gözükebilir. Halbuki
Kur’ân-ı Kerîm diyor ki: “Hayır, hayır siz dünyayı arzuluyor, ahireti geriye
bırakıyorsunuz.” Yani dünyanız ağır basıyor. Ahirete gelince, onu ikinci plâna
atıyorsunuz diyor.
Öyleyse herşeyden
önce, bu mevzuda yapılacak tek şey nefsimizde ve neslimizde iman ve Kur’ân
hizmeti işlene işlene bir ruh haline getirilmesidir. Evet, öyleki, hepimiz ve
herkes iman ve Kur’ân hizmetinin delisi haline gelmelidir. O kadar deli ki;
onlar bize, evlenmeyeceğiz desinler, biz de onlara evlenmelisiniz, Peygamber
(sav) evlenmiştir, diyerek itidal tavsiye etmeliyiz. Onlar memuriyete
girmeyeceğiz desinler. Biz de “Hayır girmelisin, hizmet için, Kur’ân için
girmelisin” demeliyiz. “Tüccar olmayacağım, ticaret yapmayacağım” desinler.
Bizler de, “Hayır, İslâm’a hizmet için yapmalısın” demeliyiz...
Aksine, din ve
ukba düşüncesi böyle olmaz ve bu seviyede yakalanamazsa dünya ağır basacak ve
ahiret de ikinci plânda kalacaktır. Dava adamı dünyayı aşmış adamdır.
Aşamayanlar dava adamı olamazlar. Dindar olurlar, inanç ve akidelerinde tam
olurlar ama, dava adamı olamazlar. Dava adamı İslâm’a ve Kur’ân’a hizmetten bir
an dûr olsa, kendini büyük günah işlemiş sayar. Onlara göre bu günahın tevbesi
de “Estağfirullah” değildir. Bu günahın tevbesi günahın ağırlığının vicdanda
duyulması ve tekrar hizmete dönülerek, ölesiye hizmet edilmesidir.
Nifaktan Korunma
Herhangi bir
hizmette bulunan ve bir hizmeti temsil eden kimseler için, tehlikeli birtakım
düşünce ve davranışlar vardır. Bunlar bazen çok masum görünseler de, hizmet
erleri için tehlike arzederler. İnsanın çocukken ve talebeliğinde fena
düşünceleri olmayabilir . Ama, bu insanların bir kısım boşluk ve zaafları
varsa; para, makam..vs. gibi; bunlar birgün onun ruhunu sarınca bu insan,
inhiraf edip bir kenara çekilebilir. Bu bir nifak değildir ama, zaaftır ve
ileride tehlikeli olabilir. Bu yüzden de böylelerinin önceden teşhis edilip
tedavi edilmeleri gerekmektedir. Bazı insanlar hissiyatlarını mertçe, açıkça
söyleyemeyebilirler. Yani bunlar kapalı ve mahcup fıtratlardır. Ancak yine de
davranışlarından birtakım şeyler sezilebilir. Bunlar gençliklerinde pek zararlı
olmayabilirler. Ne var ki, zaman içinde alacağı şekiller ile bu boşluk ve
zaaflar tehlikeli buudlara ulaşabilir. Yani böyle davranışlar ve böyle
inhiraflar huy haline gelir ve işte o zaman birer nifak sebebi oluverir.
Meselâ:
a) Böyleleri için
bir kısım menfaat ve çıkarlar söz konusu olabilir.
b) Bu hizmet
içinde bulduğum, gördüğüm iltifat ve itibarı dışarıda göremem öyle ise hizmet
içinde yararlanabilirim, mülahazası ruhları sarabilir.
c) Ayrıca dara
düştüğümde beni korurlar, kollarlar düşüncesi kafasına takılabilir.
d) Bazen de bu
hizmeti kendi şöhret ve makamına kullanma olabilir.
e) Mutlaka bu işin
içinde olmalıyım ne olur ne olmaz belki bir ganimet isabet eder, ben de payımı
alırım gibi şeytânî düşünceler herkes için olmasa da bazıları için her zaman
söz konusu olabilir.
Aslında bunları
çoğaltmak da mümkündür. Evet, bütün bunlar nifak vesilesi ve münafıklık alâmeti
olabilir. Bu ve benzeri düşünce ve mülâhazalardan kurtulmak için, derin bir
muhasebe gerekmektedir. En gizli ve en masum düşünce ve mülâhazalarımızın dahi
ciddi bir kontrole tâbi tutulması gerekmektedir. İnsan, kendi hâl ve hareketlerinin
bir nevi gizli hafiyesi olup, onları yakın takibe almalıdır. Aksi halde,
farkında olmadan nefsin tuzaklarına takılıp kalma, ihtimali her zaman
mevcuttur.
İnhiraf
Soru: İnhiraf
etmede yeme ve içmenin rolü var mıdır?
Cevap:
Yediğimiz-içtiğimiz şeylerin inhiraf etmede rolleri vardır. Haram-helal diye
bir kısım temel prensipler vardır ki bunlar bir mü’min için vazgeçilmez
unsurlardır. Selef, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bir beyanına dayanarak haram
lokma, cehennemle temizlenir diyor ve insanın maddî yapısı ile manevî yapısı
arasında bir alâkaya inanıyordu. Evvelâ yenen ve içilen şeylerin helâl olması,
doğrudan doğruya Hz. Şarî tarafından talep edilmekte ve inananların bununla
mukayyet olmaları istenmektedir. Yani biz bununla mükellefiz ve bu da bir emr-i
İlâhîdir. İkinci olarak, haram olan şeylerin netice itibariyle getirdiği
zararlar söz konusudur. Bu zararlar bazen maddî olur, bazan da manevî. Evet,
yediğiniz bir lokma haramın, sizi inhirafa götürmesi ve hatta çoluk-çocuğumuzun
genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusu olabilir.
Selef-i salihîn
bazen harama düşeriz korkusuyla şüpheli şeylerden dahi vazgeçmişlerdir. Hatta
helâl olan birçok şeyden bile kaçınmış ve kılı kırk yararcasına hassas
davranmışlardır. Binaenaleyh, haram yeme-içme ve giyinmenin insanı inhirafa
götürdüğü her zaman söylenebilir. Dolayısıyla da bu mevzuda hassas olmayan
ruhlar, burada da çeker, ötede de... Kaldı ki meşru daire oldukça geniştir,
harama girmeye lüzum yoktur; bu itibarla da her zaman dikkatli olup, dikkatli yaşamaya
gayret sarfedilmelidir.
İlhama Açık
Ruhlar
İlham, dinî bir
kaynak sayılmasa da müslümanlıkta önemli mazhariyetlerdendir. Ancak herkes ona
mazhar olamaz. İlham, biraz da insanın zekasıyla, hafızasıyla, terkib
kabiliyetiyle, istidadıyla mütenasib olarak gelir.
İnsan, fıtraten
ilhama açık olarak yaratılmıştır. Ne var ki çok kimse bu istidadını köreltir ve
kat’iyen ondan istifade edemez. Diyelim ki Allah ona, bir hıfz istidadı, bir
muhakeme ve mantık istidadı verdi; ayrıca onu hassas ve duyarlı kıldı; öyle ki,
en kuru havadan bile nem kapacak kadar hassas. (Bütün bunlar büyük insanların
evsafındandır, bu yüzden de çok önemlidir.) Şimdi bir insan bu istidat ve
evsafı bozmamışsa, o insan, uhrevî esintilere, değişik varidata ve ilhama açık
demektir. İşte böyle istidatlar, sağlam bir metafizik zeminde devasa kametler
haline gelebilirler. Tabiî dejenere de olabilir. Meselâ diyelim ki, Nazım
Hikmet çok duyarlı, istidatlı ve hassas bir ruha sahipti. Orhan Veli de öyle.
Bunlarda duygu, düşünce ve eşya ile içli-dışlı olma atbaşıydı. Fakat tamamen
ma’nâya karşı alakasız, metafiziğe karşı kapalı yaşadıklarından, maddenin o
fevkalâde dar dünyasına takılıp kaldılar.. ve zamanla istidatları köreldi,
fıtratları da dejenere oldu.
Öyleyse insan
istidatlarını köreltmemeli, fıtratını da bozmamalıdır. Böyle fıtraten istidatlı
ve ilhama açık ruhlar, iyi bir üstadın elinden ve iyi bir sarrafın tezgâhından
geçip onun rahle-i tedrisine oturabilseler, büyük birer cevher kıymetine
ulaşabilirler.
Evet, insan
yediveren bir tohum gibidir ama, toprağın müsait olması da çok önemlidir. Bu
Allah’ın ezelî bir kanunudur. Ve onu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez. Bir
tohumun bağrından dışarıya çıkan rüşeym, genel şartların durumuna göre
şekillenir. Eğer şartlar bir veya iki filiz çıkarmaya elverişli ise, o da o
kadar çıkarır. Hatta şartlar elverişli olursa, bu defa da iki başak verir ve
bir tek danesi bile çürük çıkmaz... Evet, bunu Allah’ın meşiet ve iradesi,
genel şartlar atkı ve kaneviçesine göre ayarlar...
İşte tohumda bu
istidat varsa o yetmiş de verebilir, yediyüz de, bin de. Evet doğrudan doğruya
Allah’a teveccüh edip, bütün istidadıyla O’na dilbeste olunca, bu istidatlar,
namütenâhi inkişaf edebilir. İşte Şah Veliyullah, işte İmam Gazalî, işte İmam
Rabbanî ve işte Bediüzzaman..!
İlham ve Çevre
Soru: İlhama açık
ruhların gelişmesinde çevredeki genel şartların tesirleri nelerdir?
Cevap: Evvela,
kişinin yaşadığı dönem ve devrin şartları gelir.. evet büyük insanları biraz da
devrin şartları yetiştirir. Bir Bediüzzaman ile İmam Rabbanî devirleri çok
farklı şartları haizdir. Yani eğer bir Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde
yaşasaydı, İmam Gazalî olurdu. Tabii tersi de öyle...
Evet, eğer
Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde yaşasaydı, istidatları o devre göre inkişaf
ederdi. Fakat herbirisi bizzat kendi devirlerindeki hayat-ı içtimâiye-i
İslâmiye mes’eleleriyle alâkalı sözcü ve temsilci olduklarından, kendi
devirlerinin mes’elelerine göre tahşidat yapmış ve fonksiyonlarını da ona göre
eda etmişlerdir. Meselâ, bir dönemde ümmet, manevî ve ruhî boşluk tehlikesi ile
karşı karşıyadır. Böyle bir dönemde Allah, içtimâî hayata aşk, heyecan ve
değişik hazlar katacak bir veli gönderir. Başka bir dönemde ise, meselâ akıl ve
mantık öne çıkmıştır. Yani ümmetin akl-ı selimini dağidar edecek felsefe
cereyanları ortalığı kasıp kavurmaktadır. Böyle bir dönemde de Allah (cc) akıl
ve mantığı, vahyin gölgesinde seyrettirecek, imân ve itikadı, İslâm aklı ve
mantığı ile takviye edecek bir müceddit gönderir.
Ancak, bundan şu
da anlaşılmamalıdır: Bir devrin bütün şartlarını haiz bir müceddit, önceki veya
sonraki devrin şartlarından mahrumdur. Aksine kendi devrine göre, imân ve
itikad üzere tahşidat yapan bir müceddit, aynı zamanda derin bir vecd ve
istiğrak sahibidir de. Ancak tahşidatını sadece imân, akıl ve hikmet üzere
yapmaktadır.
Tevbede Sebat
Soru: Tevbe
ettikten sonra veya tevbe esnasında aynı günaha düşme endişesi varsa bu tevbe
geçerli ve yararlı olur mu?
Cevap: İnsan
yaratılırken, hata işlemeye kabiliyetli olarak yaratılmıştır. Yani insanı
günaha çekebilecek duygular, hisler vardır tabiatında. Bu duygu ve hisler, iyi
şeylere esas teşkil etsin diye insanın tabiatına yerleştirilmiştir. Ama her
zaman bunları değerlendirmek mümkün olmayabilir. Meselâ, öfke insana niye
verilmiştir? Elbetteki iyi şeyler için. Bununla insan gazilik ve şehidlik de
kazanabilir. “El-buğdu fillah vel-hubbu fillah” fehvasınca kin, buğz ve öfke
de, sevgi ve muhabbet de Allah için olursa bunlarla insan sevab kazanabilir,
kazanabilir de her an hayatını cihadda geçiriyor gibi olur.
Bedenî hislere,
şehevanî duygulara sahip bir insan, bunlara sabretse, onun için cihad sevabı
hasıl olur. Bunlar zabt u rabt altına alınmadığı zaman ise, insanı başaşağı
götürebilirler.
Yani hata,
insanın eşi gibidir. İnsan günah ve hataların ağırlığını vicdanında duymalıdır.
Duymazsa, hissetmezse tıpkı cansız bir cisim gibi yaşar. Kalbinde bir kısım
derunî duygular, latifeler varsa bunlar da zamanla söner.
Öyleyse insan
hemen kısa yoldan tevbeye müracaat etmelidir. Hadis-i Nebevî’de: “Her insan
hata işleyicidir. Hata işleyenlerin en hayırlısı da (hemen) tevbe edenlerdir”
buyurulmuştur.
Tevbeye sarılmalı
ve hemen Allah’a teveccüh edip “Eznebtü” “Günah işledim” demelidir. Ayrıca,
tevbede, bir daha yapmamaya azim ve cehd olmalıdır. Hiç olmazsa tevbe esnasında
insanda tereddüt olmamalıdır. Bundan da öte, kesin ve katî bir şekilde, bir
daha dönmemeye niyet ve kasıt olmalıdır.
Ancak, tabiat-ı
beşer muktezası olarak insan, sonradan yine -tabii kasıd olmayarak- hata ve
günaha girebilir.
Evet, insan tevbe
ederken şek ve şüpheye yer vermeden mutlak “Bu sondur” demeli ve kararlı
olmalıdır.
İlhamı Duyup
Hissetmek
İlham, her zaman
zuhur etse de, şahıs bunu duyup hissetmeyebilir. Zira ilham müsait bir iklim ve
bir sisteme iner. Güneş her zaman doğar, fakat siz, çevrenizi, zemini siyahla
kaplamışsanız, onun ışığından istifade edemezsiniz. Yani güneşle beraber
zemininizin de, güneşin parlaklığına mukabil şeffaf olması lazımdır. Aynen öyle
de, ilhamlar dalga dalga gelir geçer de, insanın istidadı müsait değilse, veya
tefekkür etmesini bilmiyorsa; okuyup tefekkür etmediğinden veya günahlara
bata-çıka verilen istidadı körelttiğinden, böyle birinin ilhamdan istifade
etmesi mümkün değildir.
İstidatlar,
ilhamı burada duyup hissederek, marifet adına derinleşmekten, öbür âlemde ruhanî
zevklerden istifade etmeye kadar geniş olarak cereyan eder. Herkes, burada da
ötede de hâdiseleri farklı seviyede hisseder. Mimarî zevkleri gelişmiş bir
insan ile bir çoban, Selimiye gibi bir san’at harikasını değerlendirdiklerinde,
görülecektir ki, birinde kaba bir taş yığınından ibaret ve etrafa yayılıp
döküldü-dökülecek gibi bir görüntü arzeden mimarî, öbüründe kimbilir hangi ince
zevklerle pürüzsüz bir hale getirilip ve insanın, her taşında oturup, saatlerce
düşüneceği bir san’at meşherine dönüşür. Evet, san’attan anlamayan bir insanın,
bu esrarengiz mimarinin önündeki banklarından herhangi birine oturup saatlerce
aval aval bakmasıyla, bediî zevkleri inkişaf etmiş birinin müşahedesi her halde
aynı olmaz...
Şiirde de
böyledir. İnsan, şiirden anlamıyorsa, o şiirin halk ağzıyla ifade edileninden
zevk alır. Nasihatvari ifadelerinden hoşlanır. Oysaki gerçek şiirin
hecelendikçe insana ayrı bir zevk veren öyle yanları vardır ki, insan onun
buudlarını ihata edemez. İnsanın aynalı bir odada, iç içe aynaların ortalarına
giren cisminin birbirine aksettirip namütenahiye ulaştığı gibi, güzelce
söylenmiş bir söz de böyle namütenahî zevklere ulaştıran nurânî bir helezondur.
Ne var ki bunu zevk edemeyenler, şiirdeki derinliği de sezemeyebilirler.
Yani Allah’ın
verdiği istidatlar, kabiliyetler ve şahsın iradesiyle ona katacağı şeyler ilham
esintilerinden tam istifade eden insanlar için zamanla tasavvurlarımızı aşan
derinliklere ulaşırlar.
Rab’le İrtibat En
Büyük Güçtür
Bence en mühim
olan şey Rab’le irtibatı devam ettirmektir. Tıpkı çiçek yaprakları gibi;
yapraklar ağaçtan kopup yere dökülünce ayaklar altında çiğnenir ve ezilirler.
Ama, ağacın başında kalsalar hem o muazzez mevkilerini hem de canlılıklarını
korurlar. Biz de Rabbimizle irtibatı kaybettiğimiz zaman tıpkı ağaç yaprakları
gibi dökülür ve eziliriz. Evet bizi başkalarının gücü yenemez; bizi kendi
güçsüzlüğümüz yener.
Yanlış İnsan
Bizden çok
yanlışlar zuhur edebilir.
İnsanın KENDİNİ
YANLIŞSIZ GÖRMESİ EN BÜYÜK YANLIŞTIR. Sonra diğer yanlışlıklar onun etrafını
sarar ve o insanın kendisi âdetâ bir YANLIŞ olur.
Demagojinin
Üstadı Şeytandır
Korkunun hakikisi
Allah’tan korkmaktır, şeytandan değil. Şeytan da kim oluyor ki; o demagoji
üstadı bir müvesvistir. Allah’tan korkanı, Allah şeytana bırakmaz. Şeytan
doğrudan doğruya ve mertçe insanın karşısına çıkmaz. Hileler, vesveseler,
vesileler ve aldatmalar ile çıkar. Evet o bu kadar alçaktır. Bir karpuz kabuğu
ile ayağını kaydırır insanın, kaydırır da onu yere serer.
Bu yüzden biz de
duâ ederken “Min hemezâti’ş-şeyâtin”, “Allahım! şeytanın vesvese ve
dürtmelerinden sana sığınıyoruz” diyor ve O’na yalvarıyoruz. Evet işte şeytan
budur. O güçsüz bir mahluktur; ama, bir yerde köşeye siner, sen oradan geçerken
ayağını önüne kor ve çelme takar. Başka türlü de bir halt etmez.
İnsanda bir kısım
boşluklar vardır, o da bunlardan istifade eder. Boşluklar olmazsa semtinize
dahi yaklaşamaz.
Fıtratın Gayesi
Allah’ı Anlatmaktır
İnsanlar, elde
ettikleri mansıplara, geldikleri yerlere ve makamlara, liyakatlarıyla
gelmemişlerdir. Rastlantılar neticesinde Allah (cc) herkesi bir yere
yerleştirmiştir. Yani bu Allah’ın bir tevfikidir.
Öyleyse, bu
tevfike tam muvafık hareket etmek gerekir. Bu itibarla insan, her makamı,
Allah’a ve O’nun dinine hizmet edecek şekilde değerlendirmelidir.
Halk yönüyle
insanlar arasında herhangi bir fark yoktur. Hepsi de kan ve fışkı arasından
çıkmıştır.. dolayısıyla insan bu menşei unutmamalıdır. Evet müfessir de
olsanız, muhaddis de olsanız siz, kan ve fışkı arasından çıktınız. Önemli olan
şey kan ve fışkı arasından süt çıkarmaktır. Yani fıtratı değerlendirip, gaye-i
hilkate muvafık hareket etmektir.
Fıtratın gayesi
Allah’ı tanıtmaktır. İlmin vazifesi ise buna hizmet etmektir. Allah’a hizmetle
bütünleşememiş ilim faydasız ilimdir ve tıpkı eşeğin sırtındaki yükler
gibidir...
Halkın
İltifatları İnsanı Yanıltabilir
Halkın teveccühü
mühim değil. Herşeyde Allah’ın teveccühü ve rızası aranmalıdır. İnsan O’nun
indinde kaç porsiyon ediyorsa sadece ona bakmalıdır. Sizi bir makama, bir mevkiye
oturtup tazim ve hürmet gösterebilirler; siz de yanılabilirsiniz. Evet bütün
bunlar yanıltabilir insanı. Temkinli davranıp, bir keramet vardır diye, abdest
suyunuzu yüzlerine gözlerine sürecek kadar sizi veli bilseler de yine kendinize
bir paye çıkarmamalısınız.. çıkarmamalısınız ve sadece Allah’ın indindeki değer
ve kıymetinize bakmalısınız. İnsan, her zaman; “beni halkın indinde büyük,
kendi nezdinde küçük kılma Allah’ım” demeli ve O’na, yönelmelidir.
Namaz En Mühim
İbadet...
Müslümanlar
namaza çok dikkat etmelidir. Zira kulun ilk defa siğaya çekileceği şey
namazdır. Zina değil, içki değil, başka bir şey de değil namaz.! Bundan diğer
hususların önemsiz şeyler olduğu anlaşılmamalı; aksine namazın ehemmiyeti
anlaşılmalı. Çünkü hakiki namaz zaten insanı fuhşiyattan meneder. Bazıları
şöyle birşey diyor: “Falan iyi bir insan ama, namaz kılmıyor.” Bu, Allah
ölçülerine göre çarpık bir düşünce...
Bir insan namaz
kılmıyorsa bence, hayatının en büyük kayıp kuşağında yaşıyor demektir. Oruç,
namaz kılmakdan daha kolay bir ibadettir. Hac da öyle. Hac ruha ibadet neşvesi
aşılarken, nefse de seyahat hazzını tattırır. Sahabe, namaz kılmayana münafık
nazarıyla bakardı. Hatta ulemâ, çok defa amelî nifaka, namazın terkedilmesini
misal verir. Günde, ferdin şuurunun derinliğine göre beş defa Allah’a arz-ı
ubudiyeti onu çok yüceltir. Evet namaz deyip geçmemeli; namazdan geçen,
korkarım bir gün dinden de geçer... Namazda miraç vardır. Ama, herkes bunu
namazda kendine göre hisseder ve kabiliyeti nisbetinde yükseldiğini duyar.
Herkesin hissettiği kendi miracıdır.. ve bu mirac bazılarının ayağından geçer,
bazılarının da başından. En mükemmel mirac Efendimiz (sav)’in miracıdır.
Hüsn-ü Zan Etmek
Esastır
İyi müslüman
olduğuna inandığımız kimselerin kusurlarını görmemeli. Bu hususta bütün irade
gücü ve ruh mukavemeti çok gerilip başkalarının faziletlerine karşı duyarlı,
rezilelerine karşı da kör, sağır ve dilsiz olunmalıdır. Bunlar belki zor
hazmedilecek şeylerdir ama, müslümanlar kendi aralarında bunu mutlaka
gerçekleştirmelidirler. Hz. Ebû Bekir ve Ömer (ra) birbirlerine hilafeti teklif
ediyorlar ve “Sen konuş, ben dinleyeyim” diyorlardı.
Zaten, Kur’ân-ı
Kerîm de yeryüzünde bu ahlâkı tesis etmek için inmişti; sadece okumak için
değil. Evet insan onu okuduktan sonra “Acaba bende ne gibi şeyler hasıl oldu?
Ne seviyede muhasebe duygum gelişti? Bende ne gibi bir te’sir ve iz bıraktı?”
demeli ve kendini kontrol etmelidir. İşte bence önemli olan da budur.
Hz. Âişe
validemizle ilgili meşhur bir “İfk (iftira) Hâdisesi” olmuştu. Bu herkes için
bir imtihandı. Hz. Zeyneb validemize, Âişe validemiz aleyhinde fitne sokmak
istiyenlere o büyük kadın, bu mevzuda tek kelime bile dinlemeyip onlara sırtını
dönmüştü. Ve Âişe validemiz hayatının sonuna kadar, Zeyneb validemizin bu
büyüklüğünü bir yad-ı cemil olarak anacaktı. Evet, önce hüsn-ü zan esastır ki,
mü’minleri birbirine bağlayan, perçinleyen de işte budur!
Doğru Söze Ne
Demeli
Allah (cc)
dilemedikçe, sizin dilemeniz birşey ifade etmez. Evet, önce o takdir eder;
sonra olacak şeyler olur. İşin bir diğer yanı da eğer O (cc), vermek
istemeseydi istemeyi de vermezdi. Yine de siz, ne derseniz deyin, Allah’ın (cc)
dediği ve dilediği olur. Bektaşiye: “Allah hakkında birşey demez misin?” diye
sormuşlar: “Vallahi benim birşeye aklım yetmez? Ama aklımın erdiği birşey
varsa, o da çocukluğumdan beri hep O’nun dediği oluyor” demiş. Doğru söze ne
demeli...
Nifak Endişesi
Soru: Nifak
korkusu ve endişesi taşımayan, münafıktır deniyor. Avam için durum nasıldır?
Neden nifak korkusu olmalıdır?
Cevap: Avam için
şefkatli olunmalı... Çünkü onlar, küfrü de, imânı da nifakı da pek bilmezler.
Allah onlara merhamet etsin! -Bunlar “Lâ ilâhe illallah” dedikleri ve farzları
yaşadıkları zaman-inşaallah-kurtulurlar. Fakat bu mevzuda aşağı inmek de
yoktur. Yani belli bir seviyeye gelmiş birisinin, avam seviyesine ineyim de
“Allah beni de hesaba çekmesin” demesi, sukuttur. Evet, Allah’ın verdiği ve
ihsan ettiği mevkinin neresinde iseniz ya orayı korursunuz ya da sukut
edersiniz başka yol yoktur. Allah bir insana merhamet ederse onu sukut
ettirmeden evvel vefat ettirir. Evet, her mertebenin hakkını vermek lazımdır.
Hz. Ömer nifaktan çok endişe etmiş ve “dünyadan geldiğimiz gibi, pak
gidebilsek!” temennisinde bulunmuştur. Ayrıca 24 kadar sahabe hep nifak
endişesini taşımıştır. Onlar böyle hissetmişken, bizler de kim oluyoruz ki?..
Muhlisler için
bile bu mevzuda büyük tehlike söz konusudur. Bu itibarla bizler, her zaman
Allah’a iltica edip günahlardan uzak kalmaya ve ibadetlerle içli-dışlı olmaya
çalışmalıyız. Bu arada, insanın iç muhasebesi çok önemlidir. Zaten iç
muhasebesi olmayanlar yükselemezler. Hasılı, herkesin, kendi seviyesine göre
dikkat etmesi lazım gelen çok şeyler vardır...
Hizmette,
Akıl-Mantık ve His
Soru: Hissiyât
ile akıl ve mantığın arasındaki münasebet, imân ve imâna hizmet açısından nasıl
olmalıdır?
Cevap: Herşeyin
bidâyetinde önce hissîlik olur, akıl ve mantık sonra gelir. Eğer aklîlik de tâ
baştan olsa bile insan, gençliğinde tıpkı ihtiyar ve olgunlar gibi yaşar. Yani
tabiat-ı beşerde hissîliğin olması normal birşey. Şimdi insanın elinde binbir
maharet vardır. Ancak mümarese ve tecrübe olmazsa bu istidatlar ortaya çıkmaz.
Bazı kimselerin eli bir tele dokununca ondan musikiye ait güzel notalar
dökülür. Ama herkes bunu yapamaz. Önce kabiliyet olacak sonra da mümarese...
Bir başkası, iki tel ile peynir-ekmek yiyor gibi çorap örer. O el herkeste
vardır ama herkes öremez. Aynen bunlar gibi, manevî hayatımıza ait
tecrübelerimiz de zamanla hayata mâl olur. Hayata mâl olmazsa, nazarî plânda
kalır. Meselâ, ben şimdi size şoförlüğü anlatabilirim. Freniyle, debriyajıyla,
vitesiyle... Ama, bunlar nazariyata ait şeylerdir.. ve bunları bilene şoför
denmez. Neden sonra pratiğe geçer de zamanla şoförlükle öyle bir
bütünleşirsiniz ki, arabayı tıpkı eliniz-ayağınız gibi kullanırsınız. Hem,
meselâ siz, hizmete koşarken bile bazan aklınıza birtakım şüpheler, tereddütler
gelebilir. Ama imân ve İslâm yaşana yaşana insan ruhuyla öyle bütünleşir ki,
artık şeytan dahi ona ulaşamaz. Hem, meselâ; sizde kemal mertebede manevî
derinliğe götürecek bir his kabiliyeti var. Ancak bunu pratik ile takviye
etmeniz lâzım ki bir işe yarasın... Evet, sizi uzun boylu kapıda tutmadan
post’ta, ya da sedirde oturtmazlar. Kaldı ki, sedir de istidadınıza göre olur.
Evet katre iseniz katre, reşha iseniz reşha, zühre iseniz zühre makamına
oturtulursunuz. Yani tamamen kalbî de olsa hissiyatlar pratik ve tecrübe ile
bütünleşmelidir. Bu da iman ve İslâm’a hizmet ve bunların pratiğe dökülmesiyle
mümkün olur.
Kâmil Ma’nâda
Namaz
Allah (cc)
Kur’ân-ı Kerîm’de: “Namaz insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkoyar” buyuruyor.
Buna mukabil bizim, namazın içinde veya dışında da fuhşiyat irtikab etmemiz,
namazlarımızı kamil ma’nâda eda edemediğimizi gösterir.
Kamil ma’nâda
namazı, fıkıh kitaplarındaki “kâmilen ve nâkisen eda” değerlendirmelerine has
görmemek gerekir. Belki onu, bütün bir hayata ve davranışlarımızın en küçük
teferruatına varıncaya kadar ihatası bulunan bir husus olarak görmemiz
lazımdır. Böyle olunca da, İslâm’a ve onun hükümlerine zıd, yapmış olduğumuz
herhangi bir hile, hud’a, başkalarını kandırma... vs. bizim namazımızın kamil
olmadığının bir alâmeti olsa gerek.
Namaz ve Kurbiyet
Namaz; insanı
Allah’a yaklaştırmada hem bir vesile hem de yakınlaşmanın ta kendisidir. Gaflet
ise arızîdir. Gaflet hali gelip geçtiğinde ardından bir üzüntü bırakmıyorsa o
insan tehlikede demektir.
İnsan ve Gaflet
Gaflet insanlık
ile alâkalı bir hicabtır.
Gaflet, insanın
mahiyeti içinde sürekli olarak vardır ve mahiyetimizle alâkalı bir husustur.
Gaflet insan için
pusuda bekleyen bir düşman gibidir. Hiç yemesek içmesek de yine gaflet
olabilir. Çünkü o ve onunla mücadele olmasaydı terakki de olmaz ve insanlar da
tıpkı melekler gibi aynı makamda sabit kalırlardı. Oysa insan, insanlık
serencamesi içinde her cephede kavga vere vere yerinde melekleri bile geride
bırakabilecek hususiyetlerle donatılmış bir varlıktır.
Hilekâr Dostlar
Milletçe bizi
zaafa düşüren en önemli hususlardan biri de, çevremizi saran dost suretindeki
hilekârlara karşı safîliğimizdir. Oysa ki insan her vaade aldanmamalı, her yol
gösterene de inanmamalıdır.
Azami Zühd ve
Takva
Sürekli düşünerek
ve tecessüs ederek yaşamak, mâneviyatın bir buudunu teşkil eder ve bu çok
önemlidir. Ne var ki, ülfet ve ünsiyet her zaman bunu engelleyebilir. Onun için
bu ülfet ve ünsiyet perdelerini sık sık parçalamak gerekir. Aslında,
zamanımızda pek çok kimse mâneviyata inanmadan yaşıyor. Onun için Bediüzzaman
Hazretleri “A’zami zühd ve takvaya bir cemaat sahip çıkmalı” diyor. Aksi
takdirde herkes mesul olur.
Namazda Dünyevî
Düşünceler
Soru:
Namazlarımızda dünyaya dalıyoruz. Acaba namazımız kabul olmuyor mu?
Cevap: Farzı eda
etmiş sayılır, namaza ait sevabı alır ama namaz miracıyla mukadder zirveye
ulaşamayabilir. Evet, mümtaz bir edaya, mümtaz bir mükafat, en ala şekilde
yerine getirilen namaza da elbette ekstradan mükafat verilecektir.
Onun için
namazda, elden geldiğince uhrevî mülahazalarda bulunmaya gayret edilmelidir. Ne
var ki fıtratımızın icabı, kendimizi bütün bütün dünyadan kurtaramıyoruz. Ancak,
bütün bütün dünyevî işlerimizle meşgûl olunca da namazı bir “büro” haline
getirmiş oluruz.
Netice: Elden
geldiğince dünyanın namazlarımıza girmesine müsaade etmemeliyiz.
Putları Reddediş
Her türlü putu
reddetmekle mükellefiz. Ancak, bu reddediş ve onlara karşı tavırda üslup
önemlidir. Evvelâ bizler kendi iç alemimizi şirk ve şirk şaibelerinden
arındırmalıyız, sonra da, içimizdeki putları temizlediğimiz gibi, usulüne uygun
olarak dış dünyadaki putperestlik düşüncesiyle adabına uygun mücadele etmeli ve
elimizin altındakileri de bu şuurla yetiştirmeliyiz. İşte bu usulüne göre bir
reddediştir. Bunun aksi ise ya putları benimsemek veya onları meşhur etmek
olur.
Mekke döneminde
putlar aleyhinde nazil olan âyetler, şirki red ve tevhidi tesbit yörüngeliydi.
Onlarla alâkalı inen sûre ve âyetler, zât-ı ulûhiyetin engin ve cihanşümul
tasarrufunu anlatırken, putların yer, konum, ma’nâ ve müessiriyetlerine de
temas ediyordu. Onların toplum dışı edilmesi ise toplum vicdanındaki
ifnalarından sonraya bırakılmıştı. Meselâ, o zaman Mekke’de, Lat, Uzza, Menat,
Naile, İsaf ve Safa-Merve arasında daha pek çok put vardı ve bunların
koruyucuları da yoktu. Efendimiz (sav) İbrahim (as) gibi yapabilir ve onları
kırabilirdi ama kalplerde kırılmadan bunu yapmadı. Çünkü O, bir defa gelecek ve
bütün putları bir daha ebediyyen kalkamayacak şekilde yerle bir edecekti.
Aslında müşrikler de bunu çok iyi biliyorlardı. Ne var ki, Efendimiz (sav)’in
fiilî durumu olmadığından dolayı onlar da birşey yapamıyorlardı. Bu itibarla da
Mekke’de umumî hava, hep zaman kazanma çizgisinde seyrediyordu. Ve, Efendimiz,
bu baş döndürücü siyaseti sayesinde onlara rağmen adım adım hedefine
yaklaşıyordu.
Ebu Zer, bu
döneminde zamansız bir karşı koyuşta bulununca, müşrikler tarafından feci
şekilde tartaklanmıştı ki, Efendimiz (sav), belli bir süre içinde onu geldiği
yere gönderme mecburiyetinde kalmıştı. Bunun ma’nâsı şu idi: “Sen bu aceleci
fıtratınla şimdilik içimizde yaşayacak tabiata sahip değilsin; git mevsimini
bekle!”
Hatta, Hz.
Ömer’in de buna benzer, küçük bir zamanlama inhirafından söz ederler. O da öyle
davranır ve müşriklerin saldırısına maruz kalır. Bütün bunlar, herşeyin
-eskilerin ifadesiyle- bir vakt-i merhunu olduğunu ve vaktinden evvel yapılan
mualecelerin de bir kısım komplikasyonları olacağını gösteriyor ki, bunlar bizi
daha titiz olmaya davet ediyor.
Biat Çizgisini
Muhafaza
Soru: Kalbin biat
çizgisinde her an sabit kadem olması mümkün müdür?
Cevap: Bu mümkün
değildir. Kalbin durumu elektrikteki frekans gibidir. Biatta azalma, çoğalma olabilir,
olabilir ama, kesinlikle alt çizginin altına da düşülmemelidir. İnsan çok
değişik unsurlardan müteşekkildir.Çok defa bu unsurlar, fıtratlarının gereğini
yaparlar ki, bizim kimi zaman hayvan, kimi zaman bitki, kimi zaman da insan
mertebesinde kendimizi hissetmemiz bundandır. Bu türlü mertebe değiştirmeler,
birer hava boşluğu gibidirler. Bu boşluklar, elden geldiğince hızlı
geçilmelidir. İçine düşülünce de hemen çıkma yolları araştırılmalıdır.
Her kusur ve günah
böyle bir hava boşluğudur. Bir dakika günah işlediğimiz zaman, en az on dakika
inlemeliyiz ki, o günah ruhlarımızda derinleşmesin ve bizi daha derin
boşluklara çekmesin.
Bir Hikaye
Bir gün Hz.
Muaviye’yi şeytan namaza kaldırır. Hz. Muaviye şaşkınlıkla neden kaldırıldığını
sorar: Şeytan ona şu ibretâmiz cevabı verir: “Ben şeytanım. Geçen gün birisi
sabah namazını kaçırdı. Kalktığında öyle bir “of” etti ki, onun nedameti yüzü
suyu hürmetine Allah pek çok kimseyi bağışladı. Seninki de öyle olur diye korktum
ve onun için seni namaza kaldırdım.”
Evet, günahlara
karşı ciddi bir nedamet hissi, o günahın açtığı boşlukları kapatabilir. Aksi
takdirde açılan gayyalar her zaman bizi içine çekip yutabilir. Bundan dolayıdır
ki, çok dikkatli yaşama mecburiyetindeyiz. Çünkü, insan hayatında “kabz u
bast”lar sürekli olarak birbirini takip eder ve onu hep boşlukların etrafında
gezdirirler.
Çarşıda gözünüz
bir harama iliştiğinde, hemen anında mescide gidip, iki rekat namaz kılmalı..
bir an kahkahayla gülme gafletinde bulunulduğunda, derhal bir kenara çekilip
tevbe edilmeli.. zira, unutulursa kalır, kalır ve katmerleşir. Zamanla da Rabb
ile irtibat, kesilir ve o günahzede kendini dalâlet ve inhirafların ağında
bulur.
Namaz Günâhlara
Keffarettir
Evet, namaz kamil
mânâda kılınırsa, -birçok hadis-i şerifte de işaret buyurulduğu gibi- günahları
siler, temizler. Zira namazda tevbenin şuur haline gelmesi söz konusudur. Yani,
namaz ile yapılan tevbe kasdî ve iradî olmamakla beraber, insanın namazla
bütünleşmesi ve bu bütünlük içinde Rabbin huzuruna gelmesi onda tevbe adına bir
şuur mayalar. Yeter ki, namaz istenen ölçüler çerçevesinde eda edilmiş olsun.
Diğer taraftan
namaz, yekpare tevbe demektir. Tevbe namazın bütün rükünlerine öyle sinmiştir
ki, onu tevbeden ayrı mütalâa etmek âdetâ imkânsızdır. Her tevbe elbet namaz
değildir; fakat şuurla kılınmış her namaz aynı zamanda bir tevbedir.
Hadîslerde,
günahlara kefaret olan namaz hakkında herhangi bir kayıt ve isimlendirme
yoktur. Bundan da, her namazın böyle potansiyel bir güce sahip olduğu ma’nâsını
anlayabiliriz. Ne var ki, namazın böyle bir te’sir icra edebilmesi için
öncelikle onun istenen seviyede yerine getirilmesi lazımdır.
Burada, konuyla
ilgili hadîslerden anlaşılabilecek şöyle bir nükteye de dikkatinizi çekmek
istiyorum: Cenâb-ı Hakk dilerse her namazda günahları affedebilir. Ancak kul,
günahının ızdırabını, yirmidört saat gönlünde duymalıdır ki, bu, o günahların
affına ciddi bir davetiye olsun ve o gün işlenen günahlara mukabil, yine o gün
dolu dolu tevbeyle geçsin.. ve kul, bu tevbenin kabulünü o günün bütün
namazlarında arasın; arasın ve bulmaya çalışsın. Her gününü böyle geçirenler
için, bu şuurla namazın eda edilmesi de ayrı bir lütuf olsa gerek. İşte namazın
bizzat isimlendirilerek söylenmemesinde bir de böyle bir nükte var.! Nasıl ki,
Ramazan içinde kadir gecesi, cuma içinde duâların makbul olduğu vakit gizlidir
ve bununla da bütün Ramazan ayının ve bütün cuma gününün değerlendirilmesi
hikmeti gözetilmiştir. Bunun gibi, günaha kefaret olacak namaz da gizli tutulmuştur
ki, insan her namazında bunu arasın ve namazını bu duygularla eda etsin.
Neticede de, namazlarından herhangi birinde kefaret meyvesini devşirmiş olsun.
İrade ve İnsiyak
Bütünlüğü
İnsanda irade
vardır. O, yaşantısının belli bölümlerini kendi iradesiyle yaşar ve onun
davranışlarını da belli ölçüde irade yönlendirir.
Hayvanlarda ise
hakim olan insiyaklardır. Onları daima İlâhî sevk yönlendirir. Buna, küllî şuur
demek de mümkündür. Hayvanlarda, hatta bir yönüyle bitkilerde böyle küllî bir
şuur vardır. Yani şuur onlarda küllî bir kanun şeklinde tezahür etmektedir.
Dikkatle
incelenirse, câmid dediğimiz, taş, toprak gibi cansız varlıklarda da insiyak
mevcuddur. Herşeyin Allah’ı tesbih ettiğini anlatan, taşların Allah korkusu
sebebiyle yukarılardan aşağıya indiğini hatırlatan, eğer onlara inmiş olsaydı
Kur’ân, dağları paramparça olmuş göreceğimizi ifade eden nice âyetler var ki,
bizim cansız dediğimiz varlıklarda da bir insiyak olduğuna açık veya örtülü
işaretlerde bulunmaktadır.
Öyleyse, esas
itibariyle her varlık, ister iradesiyle isterse tâbi olduğu insiyaklarla mutlak
irade ve yegane güce sahip olan Cenâb-ı Hakk’ı göstermekte ve hal diliyle O’nun
mevcudiyetini dile getirmektedir. Zira, irade veya insiyakın kendiliğinden
olması mümkün olmadığı gibi, mutlak iradeye ve sınırsız güce sahip olmayanın da
başkasına irade ve insiyak vermesi mümkün değildir. Bu yönüyle bütün varlık
aynı çizgide birleşir. Bu çizgi, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını gösterme çizgisidir.
Ve yine bu çizgi, herşeyi Allah’ın yaratığı ve bizlerin de O’nun kulu olma
çizgisidir. Ayrıca, varlığa bu perspektiften bakma, bizlere eşya ve hâdiseleri
değerlendirmede ayrı ve çok derin buudlar kazandırmaktadır ki, inançsız
insanların, bir mü’minin ulaşacağı bu idrak merhalesine ulaşması da
imkânsızdır.
Biz, ancak bu
idrakımızla, kainatla insan fıtratı arasında mevcud âhenk ve uygunluğu sezip
kavrayabiliyoruz. Ve yine bu, idrakımızla makro, normo ve mikro alemleri
birbiriyle irtibatlandıran sebepleri yakalıyor ve onları birer merdiven gibi
kullanarak marifet adına zirvelere ulaşabiliyoruz. Tabii bunu yapabildiğimiz
sürece de irademizin hakkını vermiş oluyoruz. Bu açıdan da biz, iradesinin
hakkını veremeyenlerin de büyük bir mahrumiyet ve boşlukta olduğuna inanıyoruz.
İrtibat
Her insanın
önünde bazı handikaplar vardır. Kur’ân onlara bir mânâda “akabe” der. Hizmet
erlerinin ve dava adamlarının önündeki “akabe”ler hem çok zorlu, hem de
diğerlerine göre çok daha değişiktir.
Yapılan
hizmetlerin neticesinde elde edilen muvaffakiyetlerde de, bu akabeler söz
konusudur. Eğer hizmet eri elde edilen muvaffakiyeti kendinden bilecek olur ve
bu mevzuda şahsına pay ayırmaya kalkarsa, bir “akabe”yi aşamamış demektir.
Böyle olunca da, artık bunca gayret ve çile ma’nâsız demektir. Zira
yapılanların hemen hepsi de, bizim Cenâb-ı Hakk’la irtibatımızı temin içindir.
Halbuki, böyle bir durumda yapılan hizmet bu alâkayı sağlayamamış, hatta niyet
bozukluğu ile onu kesmiş sayılabiliriz. Bu, oldukça ince bir noktadır ve çok
dikkat istemektedir. Onun için fakir arkadaş ve kardeşlere, evvel-ahir, Cenâb-ı
Hakk’la olan irtibatlarını her zaman gözden geçirmeyi tavsiye ediyorum. Şayet
üç cümle söylemeye mecalim kalsa ve benden ‘son tavsiyen nedir?’ diye sorulsa,
zannederim diyeceklerim, söyleyeceklerim yine bu irtibata dikkat çeken
ifadelerim olacaktır. Çünkü bana göre en önemli mes’ele budur.. diğer
mes’elelerin bütünü buna nisbeten tâli sayılır.
Diyelim ki,
maarif hayatımızın yücelmesi ve yükselmesi adına binlerce okul ve maarif
yuvaları açtınız. Eğer siz yaptıklarınızda takılıp kalıyor ve onların
ötesindeki mülâhazalara geçemiyorsanız, yaptıklarınızın ciddî bir mânâsı
yoktur.. ve size sadece koşup durmaktan gelen yorgunluğunuz kâr kalacaktır.
Hizmet ünitelerinin bütünü için de aynı şekilde düşünmemiz mümkündür. Öyleyse
herbir arkadaş, yaptıklarını hep, Cenâb-ı Hakk’la irtibatını kuvvetlendirme
adına yapmalıdır. Böyle olduğu takdirde, yapılanlar bir mânâ kazanır, gayretler
de bir kıymete ulaşır.
Diğer taraftan,
yapılan hizmetleri sahiplenme, muvaffakiyetleri kendinden bilme de bir şirk-i
hafi olacağı kat’iyen unutulmamalıdır. Bu konuda Kur’ân bize bir ölçü veriyor:
“Bütün iyilikler
Allah’tan, kötülükler ise insanın nefsindendir.” Öyleyse biz de
değerlendirmelerimizi bu ölçü içinde yapmalı, kusurları kendimize alarak,
muvaffakiyetleri de Cenâb-ı Hakk’tan bilmeliyiz. Bu bizim Rabbimiz’le olan
irtibatımızın gereği ve emaresidir.
Dünya-Ahiret
Dengesi
Dünya ve ahiret
tek bir hakikatin iki ayrı yüzüdür. Bunları birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir.
Öyleyse bütün davranışlarımız bu dengeye uygun olarak ayarlanmalıdır. Yani
dünya mutlaka ahiret yörüngesine oturtulmalıdır. Bunu başaramayanlar dengeyi
kaybederler. Dengesi kaybolmuş insanlardan da dengeli davranış beklenemez!
Akıbetten Emin Olmada
Ölçü
İnsanın ayağını
kaydıracak nice tehlikeler var; ve insan da bu tehlikeler ortasında yol almak
zorunda. Öyle ise, akıbetten emin olmak ne mümkün! Hem, varlığının tek
zerresine dahi, hakiki ma’nâda sahip olamayan insanın, bu kadar ağyar arasında
emin olması da ne demek! Ne var ki, Cenâb-ı Hakk’a iltica edildiğinde, insanın
içine, -o farkına varmasa- da oluk oluk emniyet akar. Ancak böyle bir iltica da
ancak akıbet endişesinden kaynaklanır. Endişe ne denli çok olursa, iltica da o
seviyede kuvvetli olur. Dolayısıyla akıbetten endişe duymama, iltica ve
yönelişe vurulmuş bir prangadır. Böyle insanların, istenen ölçüde Cenâb-ı
Hakk’a iltica etmeleri ise âdetâ imkânsızdır. Onun için bizler daima
akıbetimizden endişe içinde yaşamalıyız. Ne var ki, bu durum ümitsizlik
sınırına da ulaşmamalıdır. Hz. Ömer (ra) ölçüsü her zaman bize rehber olmalı;
“Herkes cehenneme gitti, bir tek insan kurtuldu deseler, ümit ederim ki o ben
olayım. Ve yine, herkes kurtuldu bir tek insan kaybetti deseler, korkarım ki o
kaybeden ben olurum.”
Şefkat Tokatları
Bir Seviye
Mes’elesidir
İnsanlar manevî
yönleri itibariyle de derece derecedirler. Onun için, her insan bir ölçüde,
kendi derece ve seviyesine göre muamele görür. Bazı insanlar vardır ki, günahı
fiil haline getirirler ve bunun tokadını yerler. Bazıları da aynı günahı
aklından geçirince tokat yer. Eğer bir insan bu durumlardan herhangi birinde
tokat yemiyorsa, bu o insanın o seviyede olmayışındandır.
Mes’eleye bir de
şu zaviyeden bakmak mümkündür. İnsan Allah’a yakınlık seviyesini her an aynı
nisbette koruyamaz. Dolayısıyla farkına varmadan bulunduğu seviyeye göre günah
işlemiş olabilir. Zira insan, günün yirmidört saatinde bir sürü iniş ve
çıkışlara maruz kalabilmektedir. Ve her zaman da, seviye kontrolü yapması
imkânsız gibidir. Dolayısıyla bilmeden ve farkında olmadan işlediği o günahın
tokatını yemez. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın o kula hususi bir rahmetidir.
Bir de Cenâb-ı
Hakk, her hata işleyene ceza vermez. Eğer kulda, ileriye ait kemale erme
istidadı var ve o kul bu istidadını gelecekte inkişaf ettirebilecekse, Allah
(cc) ona mühlet verir, fırsat verir; ta ki, o bu fırsatı değerlendirsin ve
ileride İslâm adına sergileyeceği semereleri sergilesin. İşte bazen öyle
insanlar olur ki, esas itibariyle, işlediği günahları düşündükçe, taş
kesileceğini veya meshe uğrayacağını düşünür ve onun namına ürperirsiniz. Evet
işlediği günahlar bu denli büyüktür. Ama Cenâb-ı Hakk ona durmadan fırsat
vermektedir. Çünkü O, ezelî ilmiyle kulunun ileride yapacağı faydalı amelleri
bilmektedir ve ona istikbaldeki durumu itibariyle muamele etmektedir.
Alternatif Biz
Olmalıyız
Şu anda dünyada
dinî sistemler adına büyük bir boşluk yaşanıyor. Komünizmanın her sahada bitiş
ve tükenişi sistem arayışını daha da hızlandırdı. Ancak karşı cephenin
insanları da boş durmuyor.. boş durmuyor ve bu boşluğu başka şeylerle
doldurmaya çalışıyorlar. Daha önce de aynı şeyler olmuştu. Materyalizm ve
Marksizmin yetersizliğini sezen Batı, alternatifini yine kendi içinden
çıkarmış; Materyalizm boşluğunu, Bergson’un ruhçuluğu ile doldurmaya ve gerçeğe
olan ihtiyacı çarpıtmaya çalışmıştı.
Bergson da bir
Yahudi’dir. Allah inancı yerine vicdanı, cennet yerine de vicdan huzurunu ikame
etmeye çalışan bir Yahudi. Maddecilik yıkılmaya yüz tuttuğunda, Batılılar
Bergson’un ruh anlayışını insanlığa bir din gibi takdim ettiler.
Şimdi eğer,
topyekün insanlığa ait bir boşluğu biz, inandığımız din ile dolduramaz ve bunu
kısa zamanda gerçekleştiremezsek, aynı oyun tekrar edilecek ve insanlık nice
sapık yollara yönlendirilecektir. Bu sebeple de daha hızlı bir tempo ile
çalışmanız gerekmektedir.. ve az dahi olsa durmak hatadır.
Kötülüğe Meyil ve
Terbiyesi
Her insanda,
toplum halinde kötülüğe meyil bulunabilir. Bundan müstesna olanlar sadece
peygamberlerdir. Ne var ki, Cenâb-ı Hakk, nebilerin dışındaki bazı insanları
da, hususi mahiyette korur, kollar, muhafaza eder ve onlardaki kötülüğe meyil
tohumunu tâ baştan çürütür ve yok eder. Bu hususi muamelenin dışında, sıradan
insanlarda olduğu gibi, velayet sınırını zorlayan insanlarda da kötülüğe meyil,
tohum halinde bulunabilir. Bunu da ancak feraset ehli görür ve bilir. Ne var
ki, hakiki büyükler, gördüklerini faşetmez.. faşetmez ama, o insandaki kötülük
tohumunun nevş ü nema bulmasına da elden geldiğince mani olur. Meselâ, öyle
insan vardır ki, paraya karşı zaafı vardır. Onun eline emanet edilecek yüklü
bir para o insanın içindeki zaafı hortlatmak için tam bir zemin demektir. Bir
başkasının zaafı kadına karşıdır. O da öyle bir zemin bulursa kokuşur. Makam ve
mansıba olan zaafı da aynı kategoride mütalâa etmek mümkündür.
Şimdi insanın
aklına böyle meyillerin değiştirilmesinin mümkün olup olmadığı sorusu gelir.
Evet, bu meyilleri değiştirmek mümkündür. Zaten terbiyeden gaye de budur. Ancak
böyle bir şey de, uzun temrinler ve disiplinli çalışmalar sonucu elde
edilebilir. Hakiki bir terbiyecinin yapacağı ikinci iş de, o şahıs hakkında duâ
etmektir. Evet su-i zan yerine duâ etmek, hepimizin önde gelen vazifesi
olmalıdır. Ve herkes kötü akıbetten korkmalı, titremeli ve kötülüğe götürücü
faktörlerden azami ölçüde sakınmalıdır.
Uhrevî
Mes’elelerde İş Ortaklığı
Toplum adına
yapılan dinî ve kültürel hizmetlerde çeşitli üniteler var. “İştirak-ı amal”
düsturuna bu zaviyeden bakılmalıdır. Yoksa, bir iğne yapımında “kimisi delik
deler, kimisi ucunu sivriltir” vs. şeklindeki tatbik, manevî iş ortaklığı
bakımından bir eksiklik olur. Yani iş, sadece bir noktaya teksif edilir.
Halbuki bu doğru değildir. Hizmeti bir bütün olarak kucaklamak gerekir. O da
hizmete ait bütün ünitelere sahip çıkmakla olur. Ve işte gerçek ortaklık da bu
bütüne yöneliktir. Bunun için de, her istidat ve kabiliyetten, istidat ve
kabiliyeti ölçüsünde istifade etmek şarttır. Yoksa istidatlar israf edilmiş
olur; işler de akîm kalır.
Ortada umumî bir
tablo var. O tabloya bütününü içine alacak bir çerçeveden bakmak gerekir.
Karada bir gemi yüzdürülecekse, herkesin gayreti gemiyi yüzdürmek olmalıdır.
İşte ortak çizgi budur. Ne yazıktır ki, İslâm aleminde henüz bu ortak çizgiye
gelinememiştir. Bizler için de aynı şeyleri söylemek mümkündür.
Evet, insanlar
aynı çizgide fikir birliği eder ve gayretlerini de aynı noktada
birleştirirlerse, bütüne gelen sevaptan her ferd ayrı ayrı aynı ölçüde istifade
etmiş olur. Ferdî amellerin hiçbirinde böyle bir kazanç elde etmek söz konusu
değildir. Çünkü ferdin sevabı sadece kendisiyle sınırlı kalır, başkasına
yansımaz. Bu yönüyle de iştirak-ı amal çok önemli bir hazine sayılır.
Cemaatler ve
Birlik
Cemaatleşme tabiî
ve normaldir; anormal olan cemaatleşmeyi tefrikaya vesile yapmaktır.
Herhangi bir cemaati
meydana getiren fertler arasında nasıl ciddi bir irtibat söz konusu ise,
cemaatler arasında da aynı oranda irtibat şarttır ve zaruridir. Bu yapılamadığı
takdirde, cemaatleşmeler, bölünmeyi, ufalanmayı, eriyip gitmeyi netice verir.
Bu ise İslâm adına büyük bir zarardır. Bundan kurtulmanın yegâne çaresi de,
bütünleşmek, birlik ve beraberliği korumaktır. Bu konuda ütobik laflar etmeye
de hiç gerek yok. Bazı temrinlerle böyle bir noktaya ulaşmak her zaman
mümkündür.
Ancak, bu hususta
bazı prensiplerin hatırlatılmasında yarar var: Evvelâ, hiçbir cemaat bir
diğerinin aleyhinde bulunmamalıdır.
İkincisi, cemaat
ferdleri, diğer cemaat büyüklerine karşı saygılı davranmalı ve onları daima
edeple anmalıdır.
Üçüncüsü, bütün
bu cemaatler, birbirlerinin dertleriyle dertlenmeli, sevinçlerinde de onlara
ortak olmalıdırlar.
Önceleri bunlar
bize zor gelse de; nefisler zorlanmalı ve bu mevzuda ikna edilmelidir. Nasıl ki
Efendimiz (sav),“Ağlayın, eğer ağlayamıyorsanız kendinizi ağlamaya zorlayın”
buyurarak bizleri ikinci bir fıtrat kazanmaya teşvik ediyor ve bunun yolunu
gösteriyor. Öyle de, cemaatleri sevin, sevemiyorsanız kendinizi sevmeye
zorlayın. Böyle bir görünme şekline ısrarla devam ederseniz birgün bütün
cemaatleri hakikaten sevmeğe başlarsınız. Evet, temrinler uzun süreli olursa
mutlaka bizde ikinci bir fıtrat meydana getirir. Zaten İslâm’ın gaye ve hedefi
de insanda böyle ikinci bir fıtrat meydana getirmek değil midir?
Kişinin Kendine
Şefaati
Kişinin kendine
şefaati, ancak herhangi bir şahs-ı manevîye bağlılıkla mümkündür. Şahs-ı
manevîye bağlılık ise ferdin kendini cemaatta eritip onunla bütünleşmesi
demektir. Cemaat ise, aynı düşünce, ideal ve mefkurede birleşen ferdlerden
meydana gelen topluluktur. Ve işte bu özelliktir ki, cemaatı diğer kitle ve
yığınlardan ayırır.
Cemaat olma,
kollektif şuura ulaşmakla elde edilir. Kollektif şuur, ferdi kendi yapısı
içinde eritir ve onu çok buudlarından bir buud haline getirir ve artık orada
mutlak ferd yoktur, cemaat vardır. Ferd cemaatleşmiş, cemaat de âdetâ tek bir
ferd olmuştur. Böyle bir atmosferde yapılan ibadetler bütünüyle aynı havza
akmaktadır. Böyle olunca da cemaatin şahs-ı manevîsi, manevî mertebelerde hızlı
ve bir gider tâ zirvelere yükselir. Hiçbir ferdî ibadet kişiyi bu zirvelere bu
kadar kısa zamanda yükseltemez.
Cemaat özünü,
keyfiyet plânında koruduğu sürece de hep yükselir. Öyle ki, bâzen bir cemaat
gavsiyet ve kutbiyeti bile temsil eder. Hattâ bâzen şahs-ı manevînin ulaştığı
bu nokta, yanlışlıkla, cemaati temsil eden kişiye izafe edildiği de olur ki, bu
da bir içtihad hatasıdır. Güzel gören, güzel düşünen temiz insanların
vicdanları bir hakikati doğru sezmişlerdir ama, tevilde yanılma vardır. Ne var
ki bu tür yanılmalarda günah yoktur ve hüsn-ü zan sahipleri bu yanılmaları
yüzünden mesul de tutulmazlar. Ancak ifrata kaçmamak ön şartıyla.
Bir cemaat,
kutbiyet ve gavsiyeti temsil makamına yükselince, şefaat dairesi de o seviyede
genişler ve bazen bütün cemaat ferdlerini içine alır. Durum böyle olunca da,
cemaat kendi uzuvları olan ferdlere şefaat etmiş sayılır. Evet, bu bir yönüyle
ferdlerin kendilerine şefaat etmeleri demektir.
Velâyetin “şahs-ı
manevî”yle temsil edilmesi hem en kestirme hem de en garantili yoldur. Zira
ortada, ferdi kendini beğenmeye sevkedecek bir durum yoktur. Elde edilen makam
şahs-ı manevîye aittir. Dolayısıyla da ferd, nefsini gurura sürükleyici her
türlü engel ve engebelerden korunmuş demektir.
Diğer taraftan
günümüzde hiçbir ferdin tek başına böyle makamları kazanması mümkün değildir.
Evet, bizler ancak şahs-ı manevîye intisapla zirveleri yakalayabiliriz.
Cemaatin
kurbiyet, kutbiyet ve gavsiyeti temsil edebilmesi için de elbet bazı şartlar
vardır. Bu şartları şöyle sıralamak mümkündür;
1- Cemaat
ferdleri birbiriyle çok sıkı irtibat içinde olmalıdır.
2- Herkes aynı
güzel duygu ve düşüncelerle dopdolu bulunmalıdır.
3- İbadet, evrad
ü ezkar ve kulluğun her çeşidi üzerinde kemal-i hassasiyetle durulmalıdır.
Sohbetteki
İnsibağ
Bir dostun şöyle
bir itirafına şahid oldum; diyordu ki: Merhum Necip Fazıl’ın yanına tam on sene
gidip geldim. Her gidişimde söylediği şeyler benim için ona ait eserleri birkaç
defa daha bitirmekten faydalı oldu.
Evet huzurda
bulunmak çok önemlidir; ancak huzurunda bulunulan zata göre insibağ farklılık
arzeder. Büyüklerin kendilerine göre birer atmosferleri vardır. İnsan o
atmosfer içine girdiğinde ayrı bir iklime, ayrı bir buuda ulaşmış gibi olur.
Sohbetindeki
insibağ açısından en büyük zirveyi Efendimiz tutmuştur. Onun içindir ki, onun
sohbetiyle yetişmiş sahabeye bir başkasının sohbet halkasında yetişenlerin
ulaşması mümkün değildir.
Cemaatin Tarifi
Aynı duygu, aynı
düşünce, aynı ideal, aynı gaye ve ülkü etrafında birleşen ve hayatlarını bu
birleşme çizgisine göre programlayan ferdlerden meydana gelmiş topluluğa cemaat
denir. Bu tarif içine girmeyen kitleler ise, ya ne yaptığını bilmeyen yığınlar
ya da bir işportacı etrafına toplanmış kalabalıklar gibi bir meraklılar
topluğudur. Ve tabiî, ancak bir cemaat şuuruyla üstesinden gelinebilecek
mes’eleleri, bu kabil yığınların veya meraklıların yüklenmiş olması ise,
kelimenin tam mânâsıyla bir talihsizliktir.
Cemaatteki
Bereket
İslâmî
cemaatlerden herhangi birine dahil her ferd, manevî bir şirketin üyesi
demektir. Dolayısıyla onun her ameli, Cenâb-ı Hakk’a böyle bir şirkete üye
olmanın bütün avantajlarını haizdir. Yani ferd, bu konumu ile cemaate ait bütün
sevaplara iştirak etmiş olur. Onun ferdiyette kaldığı husus sadece günahlardır.
Zira günahlar kesiftirler; başkasına yansımazlar. Halbuki sevaplar
nuranîdirler; başkalarına da yansırlar. Böyle bir neticeyi elde etmek, ferdî
amelle mümkün olmaz. Ancak, bu neticeyi elde etmek için de kişinin, cemaat
şuuru adına ciddi bir niyet safveti taşıması şarttır. İnsan bu şuur ve onun
pratiğe dökülmesiyle, mütenahî (sınırlı) imkânlarıyla nâmütenahîyi (sınırsızı)
yakalar. Evet sonsuzu yakalama ancak sonsuz ibadetle mümkündür. Ferdî plânda
bunu elde etmeye kimsenin gücü yetmez. Öyleyse cemaatle gelen bu bereketin
kıymet ve değeri çok iyi bilinmelidir. Bu İlâhî bir nimettir ve kendi cinsinden
şükür ister. Bu işin şükrü ise daima cemaat çizgisinde kalmaya gayret
sarfetmektir.
İç Fethi
Bazı gençler
benden şehid olmaları adına duâ istiyorlar. Fakir, böyle gözüpek bu gençlere,
öncelikle şunları söylüyorum:
Evvela içinizi fethedin.
İçinizde, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına karşı en küçük küskünlük kalmasın. Zira
O’nun icraatının dokunulmazlığı vardır. Öyle hâdiseler olur ki, onları mücerred
imanla aşmak mümkün olamayabilir. İşte o zaman kadere rıza kurtarıcı bir simit
olur. İmân başkadır, rıza başkadır. Evet kadere rıza, sırlı ve derin bir
mes’eledir.
Efendimiz
(sav)’in nurlu beyanları içinde kadere rızanın ilk belirtisi sabırdır. Sabır
ise, hadislerde “İlk toslama anında olandır” diye formüle edilmiştir. İşte bu
mantıkla davranılmalıdır ki, içinizde esen isyan fırtınalarını zabt u rabt
altına almamız mümkün olabilsin. İçini bu şekilde fethedememiş insanlardan dış
fethi beklemek beyhudedir.
Sizler şehidlik
istiyorsunuz. Niyetinizde samimi iseniz, yatağınızda ölseniz dahi şehidlik sevabını
kazanırsınız. Niyetin samimi olması ise yine iç fethine bağlıdır. Onun için
sizlere ilk ve son tavsiyem iç fetihdir.