HAYATINDAN KESITLER
Sizin üzerinizde validenizin mi babanızın mı
daha çok tesiri olmuştur? Ve çevrenizde size tesir eden başka kimler vardır?
"İkisinin de kendisine göre tesiri vardır.
Bunlar gayr-i şuurî, gayr-i idrâkidir. Eğer bir tesirden bahsedilecekse, benim
üzerimde büyükannemin (Münise Hanım) daha çok tesiri vardır.
Büyükannem, çok az konuşan ve hâliyle
İslâm'ı bütünüyle aksettirmeye çalışan bir kadındı. Ağlayan, düşünen, büyüklere,
ulemaya, meşâyıha saygı duyan müstesna bir durumu vardı. Bana karşı duyduğu
alaka ve ilgi ise kelimelerle anlatılmayacak ölçüdeydi. Bütün beraberliğimiz
müddetince bir defaya mahsus dahi bana kaşlarını çattığını hatırlamıyorum.
Zaten tabiat itibariyle çok yumuşaktı.
Babamın, anneme bir defa kızdığını
hatırlıyorum. Kaşlarını çatmış annemin üzerine yürüyecekti. Derhal büyükannem
araya girdi ve "Ramiz, sütümü-emeğimi sana haram ederim." dedi. Öyle
melek gibi bir kadındı.
Tekrar ederek söyleyeyim ki, eğer
üzerimde bir tesirden bahsedilecekse, ben babamdan annemden önce büyükannemi
idrak ettim, onu tanıdım. O'nun öyle sessiz, durgun deryalar gibi derinliği
benim üzerimde büyük bir tesir bıraktı. İnanmayı ve Allah'la irtibatı onda
gördüm. Belki eskiden gülmüştür, mütebessim bir kadındı, ama ben, öyle kahkaha
attığını hiç görmedim. Çok onurluydu.
İkinci olarak, babamın tesiri de az
değildir. Babam dikkatli yaşardı. Namazlarına çok dikkat ederdi. Onun da gözü
yaşlıydı. Vaktini hiç zayi etmezdi. Tarladan eve geldiğinde, ayağının
çarığıyla, yemek hazırlanıncaya kadar, hemen bir kitap açar ve okurdu. Onda
kitap okuma bir zevkti. Yolda gidip gelirken de ağzı boş durmaz, ya Kur'an okur
ya da yeni ezberlediği Arapça veya Farsça bir beyti tekrar ederdi.
Ben Kaside-i Bürde'yi önüme alarak
ezberlediğimi bilmem. O'nu babamın okuyuşlarından kaparak ezberlemişimdir.
Diğer Farsça beyitleri de hep babamın vaazlarda okuduklarından ezberledim.
Babam, her dakikasını mutlaka hayırlı ve bereketli bir işle dolduran ve düşünceye
ehemmiyet veren bir insandı. Boş yaşamaya kapalıydı.
Nükteleri vardı; fakat bu nükteler onun
kıvrak zekasından kaynaklanan nüktelerdi. O hep ciddiyet âleminde dolaşır
dururdu.
Babamı en iyi idrak ettiğim dönemlerde o
otuzbeş yaşlarındaydı. Onu başındaki sarığıyla tanıdım. Ve onu hiçbir zaman
sarıksız görmedim.
Babam Kur'an'ı otuz yaşlarında öğrenmiş.
Doğum tarihi 1905 olduğuna göre, o boş dönemleri idrak etmiş ve boş dönemlerde
yetişmiş. Bir de muhâceretler, gitme-gelme derken okuma yazma dönemi geçmiş. Zaten
sonra da harf inkilabı oldu ve latin harfleri geldi.
Gayretliydi. Okuma-yazmayı kendi şahsi
gayretleriyle öğrenmişti. Askerde de başkalarına okuma yazma öğretmek üzere
çavuş yapılmış. O dönemler, hususiyle bazı yerlerde Türk toplumunun askıya
alındığı, boşluğa salındığı dönemlerdir. O dönemde hemen hemen mükemmel yetişen
hiç kimse yok gibidir. Ancak babamın bir yönü vardı ki, şayan-ı takdirdi. O da
ulema ve meşâyıhı çok sevmesiydi. İsterdi ki, hergün ev dolsun, evde mutlaka
bir misafir bulunsun. Zaten evde, hemen hergün misafir eksik olmazdı.
Her evde, şarka mahsus olmak üzere, ahır
ve han odaları vardır. Yani odanın birinde atlar bulunurdu. Diğer oda da bunun
tabii sıcaklığı ile ısınırdı ki, burası da oturma odası olarak kullanılırdı.
Bazan soba kurulduğu da olurdu. Fakat, bizim ocak dediğimiz şöminelerin
kullanılması daha çoktu. Kahvedanlık, cezve ve fincanlar, daima ocağın
kenarında hazır bulunurdu. Gelen misafirler, hemen gideceklerse, en azından
onlara bir kahve yapılırdı. Hele kış geceleri -ki Erzurum'da dokuz ay kış olur-
bu odalar dolar dolaş boşalırdı.
Meşâyıh ve ulema bizim evde apayrı bir
alaka görürdü. Evimize sık sık gelenler arasında Alvarlı Mehmed Lütfi Efendi,
onun kardeşi Vehbi Efendi; Taği şeyhlerinden Sırrı Efendi, Şehâbeddin Efendi
gibi çevrenin en maruf, tanınmış ve sevilen insanları vardı.
Hocalar da gelirdi. Evimizin onlarla da
ciddi bir münasebeti vardı. Hatta imam evleri bize ait arsalar üzerine
yapılmıştı. Ve bizim ahırda, ağzı hayvanın kıçıyla kapatılan bir delik
bulunurdu. Oradan imamın evine geçilirdi. Kur'an öğrenmenin ve öğretmenin yasak
olduğu o ceberut dönemlerinde bizim bu ahır çok ciddi hizmetler görmüştü.
Ben dört veya beş yaşlarındaypdım.
Evimize, herkesin hürmet ettiği, iyi molladır, dediği Halil Efendi Hoca namında
bir zat gelmişti. Babam onun dizinin dibinden hiç ayrılmazdı. İhtimal babam
Kur'an okumayı ondan öğrenmişti. Kıraatı daha sonra Süleyman Efendi adında bir
zattan öğrendiğini hatırlıyorum.
Halil Hoca, Korucuk'tan ayrılıp Maslahat
köyüne gidince babam da yanında gitti. Biz iki sene kış aylarında babasız yetim
gibi kaldık. Babam bu iki sene zarfında Arapça ve Farsça okudu ve ilmini
ilerletti. İlme karşı çok şiddetli merakı vardı. Babamın bu durumunun benim
üzerimde de tesiri büyük oldu. Onun o yaşta ilim adına katlandıkları âdeta beni
de olgunlaştırdı. Ben çocukluk ve gençlik dönemlerimde, hiçbir zaman kendi
emsalim ve yaşıtlarımla oturup çocukluk ve gençlik yapmadım. Daima büyüklerle
bareber oturma ve onların anlattıklarını dinleme bende bir ahlak haline geldi. Bunda
da şüphesiz babamın çok büyük tesiri oldu. O sohbetlerde göz ve kulak doldurucu
şeyler anlatılırdı. Bilhassa Alvar İmamı'nın sohbetlerine doyum olmazdı. Belki
anlatılanları bütünüyle anlayamazdım, fakat hepsinin hafızamda kaldığını
söyleyebilirim. Çünkü sonradan gelir dinlediklerimi satır satır, anneme,
büyükanneme ve amcalarımın hanımlarına anlatırdım. Bu bana apayrı bir zevk
verirdi.
Evimize gelip kalan hocalardan biri de
Harun Efendi idi. Bu zat Karadeniz yöresinden alim ve takva bir insandı.
Evimizde o kadar alaka görmüş ve bu alaka onu o derece memnun etmiş ki, evine
döndüğünde hep bizden bahsetmiş..Seneler sonra Erzurum'lu Salih Efendi yanında
birisiyle gelmiş ve o şahsa beni göstererek, "Bu senin babanı misafir eden
Ramiz Efendi'nin oğludur" demiş ve beni öyle tanıtmıştı. Oğlu da babasının
bizi nasıl sitayişle anlattığını söylemiş ve o devreye ait bu hatıra bir
dostluğun daha kurulmasına sebep olmuştu..
Babam çok terbiyeli bir insandı. Hatta
birgün Mehmed Kırkıncı Hoca'nın bana şöyle dediğini hatırlıyorum. Babamı
kasdederek şöyle demişti: "Hayret ediyorum bu adama! Bir köyde yetişmesine
rağmen enderun terbiyesi almış bir asilzade gibi terbiyeli insan. Nerede nasıl
ve ne ölçlüde konuşulur; bunu bilmek hakikaten apayrı bir ahlak ve terbiye ister.."
Babamın kıvrak bir zekası vardı.
Hafızası da çok kuvvetliydi. Otuz beş yaşından sonra kendini bir ilim adamı
gibi yetiştirebilmesi bunu gösteriyor.
Hafızlık yaptığım sıralarda, beni teşvik
için oturur benimle beraber o günkü dersi ezberlerdi. Ben onun bu davranışından
ayrı bir enerji alır ve ezberimi ondan evvel yapmaya çalışırdım.
Sohbetlerini mutlaka, ya birinden
duyduğu ya da kendi bolduğu bir nükteyle süslerdi. Bu da onun ince bir zekaya
sahip olduğunu isbat ediyordu.
Onun bana tesir eden yönlerinden biri da
asla bizlerle perdeyi yırtmaması; ister sevgisinde isterse öfkesinde hep bu
perdeyi korumuş olmasıdır. Mesela beni çok severdi. Fakat bu sevgisini
başkasının yanında izhar etmezdi. Eğer oturduğumuz odada bir başkası yoksa ben
oturacağım zaman altıma minder atar, eğer bir başkası varsa bunu göstermeden
yapardı.
14-15 yaşlarında idim. Bir ay kadar
sigara içtim. Hatta pipo içmeye başladım. Babam bunun farkına varmış. Beni
karşısına alıp da birşey demedi. Sadece yastığımın altından aldığı paketi
cebinden çıkardı. Ayak ayak üstüne attı. Ve benim çakmağımla sigarasını yaktı.
Çok utandım. Yer yarılsa da içine girsem diye temenni ettim. O kadar
terlemiştim. Ve bu hadise benim derhal sigarayı bırakmama sebep oldu..
Babam, hiç olmazsa Erzurum'da neş'et
etseydi daha farklı bir ufku olurdu, diye hep düşünmüşümdür. Ciddi bir okuma
imkanı olsaydı, büyük ve derin bir tahlil insanı olurdu. Müsbet tenkid ruhu
olan kritiğe açık bir insandı.
Sahabeye
Muhabbet
Sünniydi. Sünnilik yanı çok kuvvetliydi.
Bütün imamlara sonsuz saygı duyardı. Sahabi Efendilerimize cinnet derecesinde
bir merbutiyeti vardı. Onun sahabiden bahseden kitapları hep aşınmış ve yer yer
yırtılmıştır. Kimbilir her birini kaç defa okumuştur. Diyebilirim ki, sahabi
sevgisini bana ve kardeşlerime babam aşıladı. Biz, küçüklüğümüzden beri, onları
kendi aile ferdlerimizden birer parça gibi kabullendik ve öyle de sevdik. Babam
sahabiden bahsederken, gözleri hep bir meçhule doğru kayar ve anlattığı
sahabinin hayaline dalar giderdi..
O, çok şey olmaya müsait bir tohum
gibiydi. Fakat kuvve-i imbatiyesi sağlam bir zemin bulamamış; o da bulunduğu
yerde yeşermeye boy atıp meyve vermeye çalışmıştı..
Biraz da bize
talebelik döneminizden ve bu döneme ait hatıralarınızdan bahseder misiniz?
Benim ilk hocam validemdir. Kur'an'ı
hatmettiğimde zannediyorum, dört yaşlarındaydım.
O sıralarda köyümüzde ilkokul yoktu.
Okul daha sonra açıldı. Şu anda da mevcud olan caminin bitişiğindeki medreseyi,
sınıf olarak kullandılar. Gündüzleri çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve
kadınlara orada okuma-yazma öğretiyorlardı. O yaşlı başlı insanların durumunu
pencereden seyreder, eder gülerdim. bana halleri çok tuhaf gelirdi. Yaşım
tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğimde yaşım yine
tutmuyordu; fakat devam ettim. İki veya üç sene okula gittim.
Öğretmenlerden birisi aşırı din
düşmanıydı. Benim teneffüslerde dahi namaz kılmamı hazmedemezdi. Ancak ben,
yine bir sıranın üstüne çıkar ve namazlarımı kılardım. Adımı molla koymuştu.
Bütün sebep de namaz kılmam.
Benim namazım çok erkendir. Sonra bir
kısmını yanlış kılmışımdır diye kaza ettim. Ama zannediyorum, namaza dört
yaşında başladım ve bir daha hiç aksatmadım. Öğretmenin baskılarına ve benimle
istihza etmeye çalışmasına rağmen o devrede de namazımı hep kıldım.
Okulda bir de Belma Öğretmen vardı. Bana
çok iltifat ederdi. Bazan sınıfta, bana bakar ve "Birgün Galata Köprüsünde
genç bir teğmen dolaşacak ve ben onu şimdiden seyrediyorum" derdi. Kendisi
Istanbulluydu. O'nunla ilgili unutamadığım bir hatıram vardır. Birgün her
nasılsa sınıfta gürültü edenler arasına ben de karışmıştım. Diğerlerini dövdü.
Sıra bana gelince kulağımdan tuttu ve sadece "Sen de mi?" dedi. Bu
bir çift söz bana yetmişti. İki buçuk sene kadar okuduktan sonra okuldan
ayrıldım. Babam, İmam olarak Alvar'a gittiği için biz de ailece oraya taşındık.
Bir daha da okula gitmedim. Bir ara Korucuk'a gelmiştim. Bu kadın öğretmen beni
görmüş ve "Ben seni dördüncü sınıfa geçirdim" demişti. Fakat onun bu
jesti de fayda etmedi. Okula gitmedim. İlkokulu daha sonra, Erzurum'da dıştan
imtihanla bitirdim.
Babam yeniden Kur'an takviye ettirdi.
İneklerimizi, koyunlarımızı gütme bana düşüyordu. Sıbğğatullah benden üç yaş
küçüktür. Demek ben dokuz yaşımda isem, o altı yaşlarında falandı. Onun için
evin bütün ayak işleri de bana kalıyordu.
Boş vakitlerimi kitap okuyarak
geçiriyordum. Nasıl öğrendim bilmiyorum; ama kendimi bildim bileli Osmanlıca'yı
iyi okurdum. Babama ait ne kadar kitap varsa bu arada okudum. Babamdaki sahabi
hayranlığı bana da geçmişti. Onlara ait hayat hikayelerini işte o yaşlarda
adeta ezberlemiştim.
İlk Arapça hocam, babam oldu. Bana
Emsile ve ve Binâdan bir miktar okuttu. Fakat daha sonra bazıları babama, bana
hafızlık yaptırmasını söylediler. Babam biraz tereddüt geçirdi; fakat iki-üç
çocukla beraber beni de hafızlığa başlattı.
Ev işlerinden ve hayvanları gütmekten
vakit bulabildiğim ölçüde ezber yapabiliyordum. Buna rağmen iyi çalıştığım
günler yarım cüz kadar ezberleyebiliyordum. Zaten yazın vakit bulmam mümkün
değildi. O kış hıfzımı tamamladım. İlk defa o yaz, okumam içen ev ve tarla
işlerinden muaf tutuldum. Çünkü babam beni, Hasankale'de Hacı Sıdkı Efendi diye
bilinen bir zatın yanına talim ve tecvid okumak üzere götürüp teslim etmişti.
Ancak Hasankale'de kalacak yerim olmadığı için hergün Alvar'dan gidip gelmem
gerekiyordu. O sırada on yaşlarındaydım; ve hergün 7-8 kilometrelik yolu yaya
olarak gidip gelme zorundaydım.
Hacı Sıdkı Efendi bezzazdı, manifatura
işleri yapardı. İşinden boşaldığı anlarda bizimle ancak meşgul olabiliyordu.
Dükkanında bir-iki talebe olurduk. Öğlenleri evinden yemek getirtir ve bize
ikram ederdi. Bizi sırf Allah rızası için okuturdu. Karşılığında birşey
almazdı.
Bir müddet babam, benim durumum hakkında
karar veremedi. O düşünme ve teemmülünün sebebini bilemiyorum. Ben bu arayı
yine çeşitli kitaplar okumakla geçirdim. Daha sonra Alvar İmamı babama
"Bunu mutlaka okutalım" demiş. Ve beni Alvar İmamı'nın torunu, yaşça
benden 5 veya 6 yaş büyük Sadi Efendi'nin yanına verdiler.
Sadi Efendi temiz ve mazbut bir insandı.
Ancak yaşı çok gençti ve tecrübesizdi. Beni baştan başlattı. 2,5 ay içinde
Emsile, Binâ ve Merah'ı metin ezberleyerek okudum. daha sonra İzhar'ı bitirdim.
Kafiye okutmaya lüzum görmedi ve benden bir sene önce gelmiş talebelerle Molla
Camiye başlattı.
Bu arada Alvar'a da gidip geliyordum.
Hatta bir defasında Alvar İmamı'nı ziyarete gitmiştim. Yanında eşraf ve
zenginlerden sekiz-on kişi vardı. Onlara "ben şimdi talebeme sorular
soracağım; eğer hepsini bilirse onar lira vereceksiniz" dedi. Sonra da
Molla Camiden hep bildiğim yerleri sordu. Bu Alvar İmamının bir kerametiydi.
Sonra da oradakiler bana onar lira verdiler. Tabiiki o sıralar bu büyük para.
Bir Reşad Altını'nın yirmi lira olduğu devreler. Alvar İmamı bana kaç liram
olduğunu sordu. Ben miktarı söyleyince, o kendine mahsus tebessümüyle "O
para çok. Ben o parayı Osman Efendi'ye vereyim de Medreseye yiyecek alsın"
dedi. Bana hiç para kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum..
Ancak, burada anlatmadan geçemeyeceğim
ve beni iyice sarsan bir hadise vuku buldu. Herhalde Merah okuduğum dönemdi.
Medresede arkadaşların, benden gizlemeye çalıştıkları ve aralarında konuşurken
muttali olduğum acı bir haber duydum. Dedem ve ninem vefat etmişti.
Dünya başıma yıkılmıştı. Çok sarsıldım.
Dersi okuduktan sonra yola çıktım. Tabiiki cenazelerine yetişememiştim..
Günlerce ağladım. Gece gündüz "Ya
Rabbi! Ne olur beni de öldür, dedeme nineme kavuşayım" diye dua ettim.
Onların vefatını bir türlü kabullenemedim. Şu anda dahi bu hicrana alışabilmiş
değilim. Dedem ve ninem ne zaman aklıma gelse, yüreğimde bir kor tutuşur ve
burnumun kemiği sızlar. Ama elden ne gelir. Realist olmak gerekiyor.
Bu kadar sarsıntı geçirmem biraz da
bizim aile fertlerinin birbirlerine çok aşırı tutkun olmasından
kaynaklanmaktaydı. Kardeşler arasında da bu tutkunluk vardı. Mesela ben
Edirne'ye gittiğim günden itibaren Mesih tek kelime konuşmamış. Ve bu durum,
ben askerden izinli olarak gelinceye dek sürmüş. Halbuki ben Erzurum'a
döndüğümde aradan tam dört sene geçmişti.
Ve yine çocukluğumda bir kardeşim vefat
etti. Ben senelerce onun kabrinin başında göz yaşı döktüm. O küçücük ellerimi
kaldırıp, "Allahım ne olur beni de öldür; kardeşimi göreyim" diye
nice defalar yana yakıla dua ettiğimi hatırlıyorum..
Şâmil Dedem ki, benim hayatımın bir
parçasıydı; Munise Ninem ki, onsuz yaşamak nasıl olur, hayal bile edemiyordum.
Fakat şimdi her ikisi de hem de bir saat arayla vefat etmişti. Ben bu ızdıraba
nasıl dayancak, bu hicrana nasıl tahammül edecektim!.
Bu ızdırap dolu sarsıntılı günler ne
kadar sürdü bilmiyorum. Fakat, epey bir zaman geçtiğini hatırlıyorum. Sonra
istemeye istemeye Erzurum'a eski medreseme döndüm..
Derslerime intizamlı çalışırdım. Çok az
uyur, gecelerimi ders çalışarak geçirirdim. O sırada başka imkan da olmadığı
için aydınlanma işini ancak mumla temin edebiliyordum. Hoca, ben farkında
olmadan, gelir geceleri beni kontrol edermiş. Ve beni hep böyle ders başında
gördüğünden de memnun olurmuş..
Zaten aile olarak Alvar İmamı ve onun oğlu Seyfeddin Efendi bizi severlerdi Alvar İmamı babama "Evladım" bana da "Talebem" derdi. Tabiiki, Alvar İmamından gördüğümüz bu iltifat, ona ne kadar yakın kabul edildiğimizi de ortaya koyuyordu. Fakat, Sadi Efendi ile aramızda bir ara huzursuzluk oldu neticede, medreseden ayrılmaktan başka çarem kalmadı. "